Yıldız Sarayı Tiyatrosu

Saray, geleneksel tiyatromuz için her daim uygun bir ortam olagelmiştir. Şenliklerde seyirlik oyunlara geniş ölçüde önem verildiği gibi saray içinde de bu oyunların eğitimi ve gösterimi düzenlenmişti. Ayrıca sûr-ı hümayun denilen şenliklerde Batı kökenli gösterilere yer verilmiş, hatta 1675’te Edirne’deki şenlik için Venedik’ten bir opera topluluğu bile getirilmek istenmişti.[1]

Tiyatro müessesesi, Batı’dan mülhem pek çok yenilik gibi öncelikle sarayın himayesinde gelişme imkânı bulmuştur. Bu, tiyatronun gelişmesini kolaylaştıran en önemli etkendir. Metin And’ın araştırmalarına göre Batı tiyatrosu III. Selim döneminde Türkiye’ye girmeye başlamıştır. II. Mahmud, sarayın amatör sanatçıları tarafından icra edilen operetleri izleyebilmek için sarayın bir odasında sahne kurdurmuştur. Abdülmecid devrinde ise Naum Tiyatrosu, “Saray Tiyatrosu” hüviyetinde kullanılmakta, nadiren de olsa Sultan bu tiyatrodaki gösterilere teşrif etmektedir. [2] Sultan Abdülaziz ise Paris’te II Travatore operası ile Giselle balesini, Londra’da Covent Garden’da Auber’in Portici’nin Dilsiz Kızı operasını, Viyana’da Taglioni’nin bir balesini seyretmiştir. Ayrıca Abdülaziz 1863’te saray tiyatrosunda Müslüman oyuncuların sergilediği bir komedya seyrettiğini gazetelerden öğrenmekteyiz. Yabancı ülkelerdeki Türk elçileri, sefaretnamelerinde, raporlarında Batı tiyatrosu üzerine Türkiye’yi aydınlattıkları gibi yurda döndüklerinde, gördükleri tiyatro çalışmalarının Türkiye’de de uygulanması için çevrelerini uyarıyorlardı. Bunlara ilaveten Türkiye’deki azınlıklar, yabancı elçilikler ve Türkiye’ye gösterim vermek üzere sık sık gelen yabancı tiyatro ve opera toplulukları da çok önemli katkılar sunmuştur. Bu toplulukların faaliyetleri Türkiye’deki tiyatro adamlarına ne oynayacakları, nasıl oynayacakları konusunda öğretici, yetiştirici oluyor, bir çeşit okul yerine geçiyordu.[3] Batı tiyatrosunun ülkemizde hızla gelişmesindeki bir başka önemli etken Türk devlet adamlarının ve aydınlarının tiyatroya büyük ilgisidir. II. Abdülhamid’in Hassa ordusu komutanlarından Mehmet Saadettin Paşa’nın Çemberlitaş’taki konağında büyük bir tiyatro yaptırması buna güzel bir örnektir.[4]

Abdülhamid, tiyatroya uyguladığı sıkı denetime rağmen tiyatroya düşkündü ve sarayında düzenli olarak gösterimler düzenlenmesinin yanında, aylıklı yabancı ve yerli sanatçılardan oluşan iki tiyatro topluluğu da bulunmaktaydı. Sultan, 1876’da padişah olunca Yıldız Sarayı’nı büyüterek buraya çekilmiş ve hep burada yaşamıştır. Refik Ahmet Sevengil, “Türk Tiyatrosu Tarihi” adlı eserinde Salih Münir Paşa’nın şunları ifade ettiğini belirtir: “Abdülhamid pek gençliğinde saray tiyatrosuna devam ede ede İtalyan musikisiyle kulağı dolmuş. İtalyan ustalarından saray hizmetine girmiş olan Guatelli Paşa’dan piyano dersleri almış.”[5] Buradan Sultan II. Abdülhamid’in tiyatro ve musikiye olan ilgisi net bir biçimde anlaşılmaktadır. Daha önce aldığı tiyatro kültürü ve İtalyan müziğinin etkisiyle, bu tür kültürel faaliyetlere büyük önem vermesine rağmen Yıldız Sarayı’nda bir tiyatro inşası, bir hayli sonra olmuştur. Bazı yazarlar yabancı davetlilerin ağırlanma programında mutlaka bir opera gecesi bulunduğunu ve bunun da genellikle Beyoğlu’ndaki Naum Tiyatrosu’nda yapıldığını yazarlar.

Abdülhamid, Yıldız Sarayı içinde, Harem bölümünde inşa edilen bu küçük ve dikdörtgen bir salondan ibaret tiyatroyu Vasilaki adlı kalfanın oğlu Yanko Usta’ya 1889’da yaptırmıştır. Sultan Abdülhamid, Yıldız Tiyatrosu’nun planını ise Paris ve Viyana’dan getirilen tiyatro planlarını inceledikten sonra mimar Valori’ye yaptırmıştır. Yıldız Sarayı Tiyatrosu, Fransa’da bulunan “Opéra Royal de Versailles”ın adeta küçük ve daha basit bir haline benzemektedir. Tiyatronun yerini de padişah tayin etmiştir. Tiyatro binasına bahçeden ve kapalı mekânlardan (özellikle Şale Köşkü’nden) rahatlıkla girilebilir olmasına özel itina gösterilmiştir. İçerde padişahın özel locası bulunmaktaydı. Gösteriler arasında padişahın bazı önemli misafirlerini, hatta saray kadınlarını bu locaya davet ettiği belirtilir. Diğer şehzade ve harem kadınları kafesler arkasında, yan mekânlarda otururlardı. Bu locada eskiden emniyet nedeniyle aydınlatma olmadığı belirtilir.

Yıldız Sarayı’nın eski müdürü Sabahattin Türkoğlu’nun verdiği teknik detaylar şöyledir: “Tiyatro, 20×10 m. ölçüsündedir. Tavan yüksekliği ise 7 m. kadardır. Ahşap olan sütunların yükseklikleri 3.10 m.dir. Bütün ahşap sütun ve zarif başlıklar devrin modasına uygundur. Galerideki sütun başlıkları korint, aşağıdakiler ise iyonik stildedir. Dört köşe sütunların ön tarafları, defne yaprağı motifleriyle ve Padişah locasındaki iki sütunun dört bir yanı aynı motifle süslüdür. Alt ve üst katlarda on dörderden yirmi sekiz sütun bulunmaktadır. Sütun başlıkları çepeçevre spiral bitkisel motifleri olan bir kornişi taşırlar. Padişah locası ve galeri parapetleri önünde bulunan dekoratif süslemeler arasında müzik enstrümanları kompozisyonları dikkati çeker. Kompozisyonlar iki telli ve yaylı, iki üflemeli ve iki vurmalı çalgıyla bir nota defterinden oluşturulmuştur. Tiyatronun tabanı parke döşemelidir. Parkeler orta mekânda kare, yanlarda baklava dilimli koyu renkli şeritlerle çevrelendirilmiştir. Duvarlarda yukarıdan aşağı çizgili mavi ve kahverengi kalemişi süslemeler bulunmaktadır. Ayrıca şeritler arasında bitkisel motifli kuşaklar vardır. Tavana geçişler, kavisli zemin üzerine altın varaklı kabartma kıvrık dallar, çelenkler ve zarif konsollarla süslenmiştir. Tavan bir tablo gibi defne yapraklı ve palmetlerle bir çerçeve içine alınmış ve Abdülhamid’in Yıldız Sarayı’nın her tarafına itinayla dekore ettirdiği yıldız motifleriyle bezelidir. Buradan aşağı sarkan bronz avize, tiyatronun tek orijinal avizesidir. 5×4 m. ölçüsündeki padişah locasının tavanında ayrı bir tezyinat vardır. Galeri ve locada tavan yüksekliği 3.30 m.’dir. Buna göre rokoko süslemeli ve kavisli kasnak türündeki tavan ile iki sıra bitkisel motiflerle süslü bordürle çevrilidir. Sahne, önden altın yaldızlı kenger yaprağı motifleriyle bezeli büyük bir çerçeve içinde görülmektedir. Bunun ölçüsü 5.10×5.10 m.dir. Yani bir kare biçimdedir. Sahne derinliği, çıkını hariç 6 m.dir. Önde çerçeveler içinde manzara resimleri ve buketler vardır. Giriş kapısı süssüz ve sade yapılmıştır. Kapıyı çevreleyen mermer blokların içine gömme olarak beyaz mermer döşenmiştir.”[6]

2020-05-07_19-03-15

Yıldız Sarayı Tiyatrosu’yla ilgili yazılmış müstakil bir eser olmamakla birlikte Prof. Dr. Metin And’ın 27 Mart 1987 tarihinde Dünya Tiyatrolar Günü münasebetiyle Yıldız Sarayında düzenlenen program için özel olarak hazırlandığı “Saraya Bağlı Tiyatrolar ve II. Abdülhamit’in Yıldız Sarayı Tiyatrosu” adında 25 sayfalık bir kitapçık mevcuttur. And’ın o gün yaptığı konuşmayı içeren bu kitapçıkta daha çok yabancı gezginlerin seyahatnamelerinden yola çıkarak İstanbul ve saraydaki tiyatro faaliyetleri anlatılmıştır. Kaynakçaya yer verilmemiş olsa da dilimize henüz çevrilmemiş birçok seyahatnameden tiyatro tarihimize dair önemli bilgi ve gözlemler içerdiği için değerli bir konuşma metnidir.

Başbakanlık Osmanlı Arşivlerinden elde ettiğim Yıldız Sarayı Tiyatrosu ile ilgili göze çarpan birkaç belge ise şu konulardadır:

  1. İtalyan asıllı tiyatro oyuncularının iki yıl süreyle sarayda istihdamı için Hazine-i Hassa Nezareti’nce düzenlenen kontrat. (1313 Ş 14 )
  2. Geliri umur-ı hayriyeye aid olmak üzere verilecek tiyatronun biletlerinin dağıtıldığı. ( 1324 S 27)
  3. Saraydaki tiyatro bölümü için Seresvabi tarafından istenen ve keşfi yapılmış olan eksiklerin mübayaası. (1325 Ş 27)
  4. Yıldız Sarayı’ndaki tiyatro mahalli için sandalye tedariki. ( 1326 M 23)

Yukarıda II. Abdülhamid döneminde sarayda maaşlı olarak çalışan tiyatrocuların olduğunu zikretmiştik.  İtalyan oyuncularla yapılmış, çift dilli bir belge örneği olan kontrat bunun kanıtını oluşturmaktadır. İkinci belge, zaman zaman hayır işleri için düzenlenen tiyatro gösterilerine güzel bir örnek teşkil etmektedir. Üçüncü ve dördüncü belgelerde tiyatro mahallinin yenilenmesi için yeni sandalye, yol halısı, kumaş gibi malzemelere ihtiyaç olduğunu ve bu amaçla bir keşif defteri hazırlanarak detaylı biçimde tedarik edilmesi gerekenlerin belirlendiğini görebiliyoruz.

İstanbul’da tiyatronun 19. yy.da sıçrama göstererek gelişmesinde şüphesiz ki Osmanlı sarayının rolü çok büyüktür. Yukarıda adını saydığımız sultanların özel ilgisi ve hamiliği devreye girince yerli ve yabancı olmak üzere, tiyatro sanatıyla iştigal eden birçok kimsenin, kayıtların da bize gösterdiğine göre payitahtı mesken tutmuş olmasına şaşırmamak gerekir. 19. yy.dan 20. yy.ın başlarına kadarki süreçte tiyatronun ülkemizde müesseseleşmesi Cumhuriyet dönemindeki tiyatro faaliyetlerinin de temelini oluşturmuştur.

                                                                                                                 Ali Esen

 

[1] Metin And, Tanzimat Ve İstibdat Döneminde Türk Tiyatrosu 1938-1908, İş Bankası Yayınları, Ankara 1972, s. 21-22

[2] Nazende Yılmaz, “Osmanlı Sarayı’nın Tiyatroları”, http://acikerisim.fsm.edu.tr:8080/xmlui/bitstream/handle/11352/2016/Y%C4%B1lmaz.pdf?sequence=1,      (ET: 12.01.2017)

[3] Metin And, Osmanlı Tiyatrosu, Dost Kitabevi, Ankara 1999, s. 18-19

[4] Dilek Özhan Koçak, 19. Yüzyıl İstanbul’unda Kültürel Dönüşümün Sahnesi Osmanlı Tiyatrosu, Parşömen Yayıncılık, İstanbul 2011, s. 226

[5] Refik Ahmet Sevengil, Türk Tiyatrosu Tarihi, Alfa Yayınları, İstanbul 2015, s. 481

[6] Sabahattin Türkoğlu, “Abdülhamid’in Alman İmparatoru Wilhelm İçin Yaptırdığı Yıldız Sarayı Tiyatrosu”, Antik & Dekor Dergisi, S: 23, İstanbul 1994, s. 74-76

 

 

 

Edebiyatın Kısa Tarihi

“Büyük edebiyat, bir şeyleri asla kolaylaştırmaz; zor sorulara kolay yanıtlar vermez. Bizi basit olmayan bir sürü şeyin beklediğini görmemize imkan tanır.” (s. 97)

 

İngiliz Akademisyen John Sutherland’in “Edebiyatın Kısa Tarihi” isimli eserini yaz tatilinde okumak için yanıma almıştım. Tahmin ettiğim gibi oldukça akıcı dili ve geniş içerik yelpazesi ile beklentimi boşa çıkarmadı. Bu araştırma kitabı, Alfa Yayınlarından Tufan Göbekçin’in çevirisiyle Nisan 2018’de ilk baskısını, Mayıs 2018’de ise ikinci baskısını yapmıştı bile.

 

“Edebiyat Nedir?” sorusuyla başlayan eser, tam kırk bölümden oluşuyor. Mitlerden, tragedyalardan tutun da basım, yayın ve telif hakkına; edebiyatta sansür meselesine,  edebiyat sinema ilişkisine değin birbirinden farklı ilgi çekici konu başlığına sahip. Bir kısmı yazar ve şairlerden bir kısmı da temalardan müteşekkil bölümler, e-kitapla matbu kitabın karşılaştırılmasıyla son buluyor.

Edebiyatın, tarihin eski devirlerinde, insanların dünyadan anlam çıkarmasının bir yolu olan mitler ve destanlar vasıtasıyla oluştuğunu aktaran yazar; tragedyanın hâlâ neden modasının geçmediğini şu sözlerle açıklamış:

“İnsanın bilgi dağarcığı çok genişlese de hayat ve insani koşul halen çok gizemlidir. Tragedya bu gizemle yüzleşir ve önemli soruları inceler:

Hayatın amacı ne? Bizi insan kılan şey ne?” (s. 42)

Kitaptan öğrendiğim çeşitli -kendi adıma- ilginç bilgi kırıntılarından biri de “kanon” sözcüğünün kökeniydi. Grekçe “Kanon” sözcüğünün dilimizde kullanılan “Kanun” ile aynı anlama geldiğini ve “kural, yasa” demek olduğunu zaten biliyorsunuzdur.  “Edebiyat Kanonu” ifadesindeki kanonun ise Roma Katolik Kilisesinin ‘okunması gereken eserler’ kataloğundan geldiğini belirtiyor yazar. Bu kataloğun zıttı ise “Index Librorum Prehibitorum” yani ‘okunması yasak olan eserler’ olarak isimlendiriyormuş.

canon

 

Bir başka bilgi kırıntısı ise fikri mülkiyet hukuku ile ilgili. İngiltere’de 1710’da parlamento, “Kraliçe Anne Yasası (The Statute of Anne)” adı verilen düzenlemeyi oluşturarak yazarların orijinal bir şey ürettiğini ve bunun bir değeri olduğu kabul etmiş.  Uluslar arası platformda 1883’te imzalanmış olan “Sınai Mülkiyetin Korunmasına Dair Paris Sözleşmesi’ni ise ABD, 1891’e kadar imzalamamış.

Yazar, her bölümde verdiği bilgiler kadar sorduğu sorularla da okuru edebiyat üzerine düşündürmeyi amaçlamış. “İnsan ömrünün sınırlı olduğu düşünüldüğünde okumaya değer olanları nasıl seçebiliriz?” sorusu, tutkulu okurların mutlaka kendine sorduğu sorulardandır. Yazarın kitabın son paragrafında, teknoloji çağında okur olmak ile ilgili görüşlerini paylaşarak yazımı tamamlayacağım.

Peki gelecekte yaşanabilecek en kötü şey ne olabilir? Okurların artık bilgiye dönüştüremedikleri aşırı miktarda enformasyon yığınına gömülmesi çok kötü olabilir. Ama kendi adıma umudumu koruyorum ve bunun için iyi nedenlerim var. İnsan zihninin harikulade yaratıcı ürünü edebiyat, yeni şartlara uyum sağlayarak hangi formlara bürünürse bürünsün sonsuza dek hayatımızın bir parçası olacak ve hayatlarımızı zenginleştirecek. (s. 372)