Romansız Yaşıyamam (Nermi Uygur)

İkinci dönem 10. sınıflarda roman ünitesine geçeceğiz. Romanın Tanzimat, Servetifünûn, Milli Edebiyat dönemlerinde roman türünün anlatıldığı devlet kitabında ve ders anlatım föyünde, gençleri “roman/ roman yazarı” üzerine düşündürecek bir metin yer almıyor ne yazık ki. Yine aylarca üzerine ders yapılabilecek dönemlerle ilgili birkaç sayfa kuru bilgiye ve birkaç yüz sayfa tutarındaki romanların birer ikişer sayfalık özetlerine (bu özetten kim ne anlayacaksa), mahkum bırakılan beş haftalık bir ünite…

Tatili fırsat bilip derslerde kullanabileceğim metinler ararken felsefe profesörü, yazar Nermi Uygur‘un Türk Dili dergisinde Temmuz 1964’te yayımlanan ve güncelliğini hiç yitirmeyecek bir yazıyla karşılaştım. Yazının İnternet ortamından yer almadığını görünce -imlasına dokunmadan- yayınlamaya karar verdim. Herkesin kendi payına istifade edebileceği ve derslerde de kullanılmaya elverişli bir metin. İyi okumalar dilerim.

ROMANSIZ YAŞIYAMAM

Kendimi bildim bileli roman düşmez elimden. Hastalık da, yorgunluk da, yalnızlık da çekilir yeter ki roman okuyabilesin. Şimdi yaka paça beni götürseler, yarıda kalacak diye romanlarım bir kez daha üzülürüm. Tuhaf ama gerçek: Birkaçını birden okurum. Bazen öyle olur ki, sabahleyin, bir süre, Don Kişot’un yanı sıra Toboso yollarında o belki de var olmıyan güzeller güzeli Dulcinea’nın izini kovalarım. Günlük görev  gündemini azıcık kolaylayınca da, Prens Mışkin’le oturup emekli Ivolgin’in gevezeliklerini dinlerim.

Neden bendeki bu romana bağlılık? Can sıkıntısını giderirmiş roman, zaman öldürmeye yarar, eğlendirir, oyalarmış. Her roman değil ama herkes adına bir şey söyleyemem. Romana gelinceye dek neler var eğlenmek isteyene. Söz gelişi, filim güldürücü değilse bile sinemaya giderim. Dinlenip eğlenmek için arada bir romana başvururum. Pick/wick Derneğinin yüce başkanı ve sayın üyeleriyle  yapılan bir kent aşırı gezintinin, bilenler bilir, tadına doyum olmaz doğrusu. Gene de ben romana salt eğlence göziyle bakmıyorum.

Diyelim ki düpedüz bir eğlence aracı değildir, hoşlanma, sanatça hoşlanma da mı sağlamaz roman? Gerçekten de her roman okuru (sözcüğü kullanmadan yapamıyacaksak)  sanatça denen bu hoşlanmadan payını alır. Romanına göre, okurun içinde bulunduğu duruma göre değişse de, en içten bir sevinme, yücelten bir hayranlık, saygıyla karışık bir sevgi… Eğlence dediğimiz seyirlerin, uğraşıların, oyunların pek kolay sağlayamayacağı şeyler bunlar. Ne var ki yalnızca hoşlanma değil beni romana bağlıyan. Orası öyle, hoşuma gitmedi mi roman, bırakıveririm. Ama hiçbir romanı da yalnızca devşireceğim tadı düşünerek elime almam.  Kendimi yokluyorum da şimdi, beni eskiden beri romana çeken şey sanatça hoşlanmaya indirgenemez diyorum. Aslında başka bir şey, bir dürtü (tam adlandıramıyorum), hoşlanmaya aldırışsız bir kendiliğindenlik beni romana iteliyen.

Ben bir romana başladım mı, daha ilk satırla, yaşamamın ta ortasından bir değişme, her şeyimi hızla kaplayan, dünyada uzanmadık hiçbir kıyı bucak komıyan bir değişme bitiverir. “Ishmael deyin bana…” Ben eski yerimde yokum artık. Yeni Bedford Limanı’ndayım. Açıldık bile. İşte Nuntucket. Sonra da okyanuslar, gemiler, tayfalar, kaptanlar, deniz canavarları, balinalar, ak balina… Her romanla yepyeni bir evrenin içinde duymalıyım soluğumu. Romana kaçıp sığınmayı sevenlerden biri olduğumu sanmıyorum ama. Herkesin dilindedir hani: Bütün tek tek sanatlar gibi bir kurtuluş ortamıdır roman. Ölümlülere şu yavan, bıktıran günlük yapıp etmelerden bir sıyrılma olanağıdır. İnsancıkları soylu görüntüler, avuntular, uyduruklar ortamına iletir. Mutsuzluğunu unutmak isteyenlere sağaltıcı bir hava değişimidir… Olmaz öyle şey.

Kim kaçabilir kendinden? Roman bir uyduruksa da insanı insan gerçeklerinden büsbütün ötelere aşırdığı söylenemez. Ben her okuduğum romanla asıl kendime yaklaştığıma inanıyorum. Her biri, çok yanlı gerçekliğimizi belli bir yandan açar bana. Neden söz ederse etsin bana beni, başkalarını, yaşamayı tanıtır. Romancılar, var oluşumun nedense benden gizli örtülerini bir bir kaldırır bana. Balzac, Eugenie Grandet’yi yazmasaydı gecem gündüzüm bencillerle geçtiği halde nerden bilecektim bencilliği? Kızıl ile Kara olmasaydı benim de öz gelişmemden haberim olmıyacaktı. Bin dokuz yüz seksen dört’ün bize tuttuğu aynaya bakmasaydım bu yaşamayla hepimizin nereye gittiğini nasıl kestirirdim ben? Gösta Berling’le kuzeyi dolaşmasaydım, en soğuk geçen kışları bile sevemez, bahar gelince de toprağın coşkusuna kapılamazdım ki. Robbe-Grillet “Bak” demeseydi, doğduğum günden beri alışıp kullana geldiğim binbir nesnenin kendince bir varlığı olduğunu belki hiç göremeyecektim. Gide, Camus, Faulkner, Steinbeck, Pasternak, Huxley, Woolf, Silone, Haçek, Musil… Ya saymadıklarım? Saysam da ne olacak zaten? Bilincimin boğumları gün ışığına mı çıkacak sanki?

“Yine sürçtü” diyenler varsa bana, sallantısızca söyleyebilirim, hep “bilgi”den, “bilinç”ten söz ettiğim içindir: “Bilgi edinmek istiyorsan bilim kitapları oku sen, romanı ne yapacaksın. Sanat fizik değildir. Savlı romandan yana mısın yoksa? Roman okuyorum deme öyleyse.” Oysa ne romana bilim görevi yüklemek aklımdan geçer, ne de savlı romanın sanat değerine inanırım ben. Ne var ki “bilgi”, “bilinç” sözcüklerini işe karıştırmadan da roman deyince ne anladığımı anlatamam.

Yaşamayı öğrenirim ben romanlardan. Din kurup yayanlar, felsefe önerenler, yasa koyanlar da yardımcımızdır çok kez yaşamada. Neler edinmeyiz ki onlardan yaşama tutumumuzu pekiştirir, yaşama üslûbumuza çekidüzen verirken. Gene de kalkıp bilimsel bilgiye özdeş saymıyoruz bütün bu kazançları. Bilgi olmasına bilgi ama düpedüz bilgi diyemeyiz bunlara. Romancıların sunduğu da öyle işte, bilgi ama yaşama bilgisi. Matematik, fizik çeşidinden bir şey değil. Özel, romana özgü bir bilgi tasarımı var gözümün önünde benim. “Bilgelik” deyin isterseniz buna. Öyle bir bilgelik ki bu, kim olursa olsun, yeter ki pay alabilsin, herkesin dünya görüşüne az çok önemli bir şeyler katar. Böylesine bir okuldur romanlar, ben de yaşamamı yoğururum orda, etkenliklerimin yönünü yöntemini çok kez romanlara borçluyum. En başarılı romancılar en yetkin öğretmenlerim.

Savlı romanları da, roman denecekse onlara, bunun için sevmiyorum işte. Ders verir gibi yazanlardan ne öğrenir ki insan, yaşamada kullanacak? “Bu budur” diye kestirip atan, “Böyle yap, şöyle yapma” diye buyuran, sözde romanını bir yaşama reçetesiymiş gibi sunan, sözde romanının yaşama savaşlarını güvenle güden bir harita olduğunu sanan ne katabilir ki bize? Hele bize bir savı benimsetmek için çırpınmıyorsa, kafasındaki ana düşünceyi savunmak amaciyle, birtakım kahramanlar, çözümlemeler, birtakım tasvirlerle canlandırıp belgelemeğe çalışıyorsa, iyiyi istemesine rağmen, çok kez bana bir şey söylemez romancı. Bir şey söylemesi için romancı olması gerekir çünkü.

Hangi roman, roman olarak iyidir? İyi bir romanın koşulları nelerdir? Romanı nasıl tanımlayabiliriz?  Buracıkta cevaplandıramayacağım sorular bunlar. Cevabı var mı yok mu bu soruların, orası da başka şey ya. Gene de bir şey apaçık bence: Çeşit çeşit roman var; düşçü, akılcı, gerçekçi, toplumcu, içe dönük; önemli olan zaten romanları çeşitlere göre birbirinden ayırmak değil. Önemli olan şu: Roman dediğin bana benden, kimliğimin kuruluşundan, çepeçevre yaşama olanaklarından haber vermeli. Bunu da ancak usta romanı, iyi roman, değerli roman, sanatçı kaleminden çıkmış bir yapıt becerebilir. Öğüttü, kandırmaydı, bilgiçlikti hiçbiri barınamaz sanatta. Ne denli gizlese de “Ben bütün yaşama sorunlarını çözdüm, yazdıklarımı okuyun, her şey yoluna girecektir.” diye böbürlenen romancılarla alışverişim yok benim. “Şimdi her şeyi anladım”, “buymuş demek” çeşidinden duygu rahatlığına erdiren roman olur mu hiç? Musiki her şeyi unutturabilir insana. Şiir dünyasızlaştırabilir gönlü. Romansa neden’lerle, nasıl’larla, belki’lerle baş başa bırakır bizi. Apaçık belirtilmemiş de olsa, sorulardır romanların örgüsünde en büyük yeri kaplıyan. Malte Laurids Brigge’nin Notları’nı okuduktan sonra öylesine artmıştır ki tedirginliğim.

Herkesin soruları kendine, kimse kimsenin yerine çözemez onları. Hepimiz sonsuz ayrıntılarıyla kendimize özgü durumların içindeyiz. Çözüm yollarımız ayrı ayrı durumlarımıza göre belirlenmelidir. Nasıl yaşayacağımızı her birimiz kendimiz bulmak zorundayız. İşte bu güç ama kaçınılmaz arayışta romancıların yardımını görmezsek ne olur sonumuz? Gerçi romancıların yaşama koşulları bizimkinden  başkadır çoğun. Romancıların dünyası bizimkinden bambaşka yaşantılarla örülmüş olabilir. Pantagruel’in başından geçenler, uzakta çağımızdan. Swann’ların çıtkırıldım çevresi zamanımıza uygun düşmüyor. Robinson Crusoe’nin ada yalnızlığı uygarca yaşama gerçekliğimize aykırı. Gulliver’in şaşırtıcı rastlantılar dolu gezileriyle, çağdaş gezilerle ne ilgisi var bunların? Gene de yaşamama etkiyor romancılar benim. Çünkü hiçbirinden kendi sorularıma kesin ve tek yönlü cevaplar beklemiyorum. Beklesem de boşuna. Ne romandan derlenebilecek vargıları olduğu gibi uygulama ne de benzetleme kurtarır beni. Romancının ortaya koyduğuna örnek çözüm diye sarılan, batar.

Uyarıp esinleyen bir anlatıdır roman benim için. Her romancım dilde yaşamayı kucaklayıpı yansıtmaya çalışır. Olanca girdi çıktısıyla dile çevirmek ister dünyayı; kendi dünyasını, kendi diline. İnsanoğluna belki de en özgü uğraşıdır bu. Öbür canlılardan en belirgin ayrılığımız, zaten dilsiz sürdüremediğimiz yaşamayı dilde yeniden kurmak değil mi? İşte böylesine bir çabanın verimi her roman. Dilin salt anlatı olduğu ortam. Ben özentisiz bezentisiz anlatıdan hoşlanırım, sen süslüsünden; ben kısa tümceleri severim, sen uzunları; ben anlatıda ayrıntıların dağınıklığını yitirmeyen aydınlık isterim, sen alacakaranlık; ben bölgeci değilim, sen bölgeci; ben “konu” aramam, sen ararsın. Ne çıkar bundan roman anlatısındaki sözcükler gereğince birbirini kovaladıktan sonra. Okumayıveririz birbirimizin okuduğunu. Gene de kimse vazgeçemez kendine bir şey söyleyen anlatılardan. Romancımız konuşurken kulak kesiliriz. Kimsenin aldırışsız kalamayacağı anlatılardır romanlar.

Öyle bir anlatı ki yaşamayı dilde serer gözümüzün önüne. Bize ne denli yabancı gelirse gelsin, ne denli ötelerden seslenirse seslensin, ne denli tek yönlü bir bakışın ürünü olursa olsun yine de insan dünyasından bir haber, insan varlığımızın bilincine bir ışık, yaşamamızın kaplamına ilişkin bir bildiri. Küşüme yer yok bence, bundan ötürü içime işler her biri. Neyi olursa olsun her şeyi algılayışım, genellikle anlayışım, etkenliğim romanlarla yoğrulup biçimlenir. Gözümde, elimde, gönlümde, kafamda okuduğum romanların izi var. Romanda anlatılanlar, doğrudan doğruya deney çevreme girmeseler bile, romandaki karşılaşmalar, durumlar, güçlükler, tutkular, davranışlar, yapıp etmeler insan yaşamasındaki daha nice ilişkiler, var oluşumun bilincini arttıran, evrendeki yönelişlerimi dediğim gibi uyarıp esinleyen bir deneme bence. Yaşayaşımda ağır basan kararlardan, özleyişlerden, bağlanışlardan hangisini kazırsanız kazıyın alttan hep, nedenini nasılını bilmesem de, romanlardan özümsediğim bir şeyler çıkar. İnsan oluşumun önemli dayanağı roman bence.

Tanıdığım tanımadığım nice okur-yazarı bir türlü anlayamıyorum doğrusu. Hiç roman okumuyor ki bu sayın baylar, bayanlar. Övünenler bile var bununla. Romanların başardığı görevi aşağısamanın ağırbaşlılık belirtisi olduğuna inanmışlar bir kez. İşi-gücü başından aşkındır çoğunun. Romana ayıracak zamanları yoktur. Ünlü okulları da bitirseler eksik kalmıştır bence yetişimleri. Pek mi aşırı davranıyorum bilmem, romansızlıktan ötürü, daha yaşamadan ölmüşler gibi geliyor bana.

Bir de gençlere roman okumayı yasak edenler var ki, acıyıp geçemeyiz böylelerine. Cezalandırmalı bu gibileri. Ne bileyim ben, kendileri okuyor da, sözüm ona eğitim kaygısıyla başkalarından esirgiyorlarsa roman okumayı, çekip almalı her birinin elinden romanı. Roman okumanın da sırası gelecekmiş. Okul çağındayken aklını başından alırmış insanın. Bunalım dönemlerinde hele, tehlikeliymiş roman… Bundan daha saçma bir şey olamaz. (Unutmadan söyleyeyim, yasakçılar yüzünden Altın Eşeği henüz okumadınızsa, okuyun.) Tam da bunalım dönemlerinde roman gerekli bize. Okulların en verimlisidir romanlar. Kurallar değil sezgiler, kesinlikler değil eğilimler, yasalar değil istemler kazanılır bu okulda. Herkes yorum özgürlüğünce yetişir romanlarıyla. Sizi bilmem ama ben romansız yaşayamam.

Uygur, N. (1964). Romansız Yaşıyamam, Türk Dili dergisi, 154, s.17-20.

Reklamlar