Edebiyat Müfredata Sığar mı?

Edebiyat, malzemesi dil, kaynağı yaşantılar ve hayal gücü olan bir yaratıcılık, baş­ka bir deyişle bir sanat dalıdır.” Gürsel Aytaç

“Edebiyat, okuyana estetik bir tat vermek amacıyla yazılmış olan ya da böyle bir amacı bulunmasa bile, biçimsel özellikleriyle bu düzeye ulaşabilen bütün yazılı yapıtlardır.” Özdemir İnce

20. yy.a ait iki tanıma yer verdim yazımın girişinde. İkisi de edebiyatın farklı yönlerini vurguluyor. Her tanım, haliyle bir şeyleri kapsarken daha fazlasını dışarıda bırakıyor.

İngiliz akademisyen John Sutherland ise Edebiyatın Kısa Tarihi adlı eserinde edebiyatı “insan zihninin çevresindeki dünyayı ifade etme ve yorumlama yeteneğinin zirvesi” olarak tanımlar. Latince littera‘dan gelen literature sözcüğü ise “writing formed with letters” yani harflerden oluşan şeyler/ yazılı formlar anlamına gelmektedir. Bizde ise edebiyye’nin çoğul eki “-ât” almış şekli olan edebiyyât terimi, başta ilmü’l-edeb’in karşılığı olarak edebî ilimlerin tamamını ifade etmekteyse de 19. yy.da “duygu, düşünce ve hayallerin sözlü ve yazılı olarak güzel ve etkili bir şekilde anlatılması sanatı” olarak daha net bir çerçevede kullanılmaya başlanmıştır.  Fakat unutulmamalıdır ki bu dönemde edebiyata yüklenen özel görevlerin başında “terbiye-i efkâr ve tehzib-i ahlak (düşünceleri eğitmek ahlakı düzeltmek)” geliyordu.

Bugünse sanatın kimseye bir şeyler öğretme amacının olmadığını, sezdirerek kendine has bir alımlama sürecinde anlam kazandığını ifade ediyoruz derslerimizde. Yani sanat eserinin anlamı değil okunduğu, seyredildiği ve duyulduğu yerde kazandığı anlamlar vardır. Bu da onun başka özelliğidir.  Bu metinler “alıcı” durumundaki kişide tamamlanır. Metni, kendi kültür birikimimiz ve içinde bulunduğumuz ruh haline göre yorumlayıp  anlamlandırırız bir bakıma.

Hal böyleyken önümüze devlet tarafından konulan müfredata ve kitaplara baktığımızda, “sanat olarak edebiyat”ı öğrencilere tanıtmak ve sevdirmek yerine yalnızca sınavlar için ezberlenip unutulmaya mahkum olacak yüzlerce edebiyat tarihi malzemesinin yığıldığını görüyoruz. Örnek verecek olursak divan edebiyatında yer alan birçok nazım biçiminin ve onlarla ilgili terimlerin lise çağındaki öğrencilere ezberletilmesinin/ öğretilmesinin angaryadan başka bir şey olmadığını düşünüyorum. Buna benzer oldukça spesifik bilgilerin, edebiyat sevgisi kazanmış insanların üniversitede yahut daha ileride kendi merak ve istekleriyle öğrenebileceğine inanıyorum.

Lise edebiyat müfredatı için şöyle bir hayalim var. Düşünün ki  ilk 2 yıl, Türkçenin ve Türk edebiyatının tarihi gelişimine yer veriliyor. Metin türleri de -günümüzdeki kadar- detaya girilmeksizin ve kimseyi onlarca terimi ezberlemek zorunda bırakmadan ortaya konmuş. Son 2 yılda ise masal, hikaye, şiir, roman gibi türler yüzyıllara göre diğer ulusların edebi eserleriyle karşılaştırmalı biçimde işleniyor.  Mesela 19. yy.daki gelişmelerin, değişimlerin toplumları nasıl etkilediğini ve tüm bunların edebiyata ne şekilde yansıdığını eserler üzerinden konuşup tartışıyoruz. Edebiyatın sinemayla, sosyal medyayla, gelecekle ilişkisini ele alan üniteler, yine ürünler üzerinden öğrencilerin etkin biçimde katılımıyla işleniyor. Dil bilgisi çalışmaları yazım, noktalama kuralları ve anlatım bozukluğu gibi doğrudan günlük yaşamda karşılığı olan konular üzerinde yoğunlaşmış… Her öğrenci, seçtiği bir yazı türünde (şiir, roman, deneme, eleştiri…) 4 yıl boyunca ürettiği yazılardan oluşan kitap boyutunda bir dosya teslim ederek liseden mezun oluyor.

Böyle sürüp gidiyor hayallerim, öğrenciler “Gazelin “matla” ile “makta” bölümlerini ezberleyelim mi, sınavda çıkar mı?” diye sorarken. Çıkmaz, demek isterdim test kitaplarını, konu değerlendirme sınavlarını, TYT’yi unutmuş olarak…

Ezberleyin!

Ali Esen

Edebiyatın Kısa Tarihi

“Büyük edebiyat, bir şeyleri asla kolaylaştırmaz; zor sorulara kolay yanıtlar vermez. Bizi basit olmayan bir sürü şeyin beklediğini görmemize imkan tanır.” (s. 97)

 

İngiliz Akademisyen John Sutherland’in “Edebiyatın Kısa Tarihi” isimli eserini yaz tatilinde okumak için yanıma almıştım. Tahmin ettiğim gibi oldukça akıcı dili ve geniş içerik yelpazesi ile beklentimi boşa çıkarmadı. Bu araştırma kitabı, Alfa Yayınlarından Tufan Göbekçin’in çevirisiyle Nisan 2018’de ilk baskısını, Mayıs 2018’de ise ikinci baskısını yapmıştı bile.

 

“Edebiyat Nedir?” sorusuyla başlayan eser, tam kırk bölümden oluşuyor. Mitlerden, tragedyalardan tutun da basım, yayın ve telif hakkına; edebiyatta sansür meselesine,  edebiyat sinema ilişkisine değin birbirinden farklı ilgi çekici konu başlığına sahip. Bir kısmı yazar ve şairlerden bir kısmı da temalardan müteşekkil bölümler, e-kitapla matbu kitabın karşılaştırılmasıyla son buluyor.

Edebiyatın, tarihin eski devirlerinde, insanların dünyadan anlam çıkarmasının bir yolu olan mitler ve destanlar vasıtasıyla oluştuğunu aktaran yazar; tragedyanın hâlâ neden modasının geçmediğini şu sözlerle açıklamış:

“İnsanın bilgi dağarcığı çok genişlese de hayat ve insani koşul halen çok gizemlidir. Tragedya bu gizemle yüzleşir ve önemli soruları inceler:

Hayatın amacı ne? Bizi insan kılan şey ne?” (s. 42)

Kitaptan öğrendiğim çeşitli -kendi adıma- ilginç bilgi kırıntılarından biri de “kanon” sözcüğünün kökeniydi. Grekçe “Kanon” sözcüğünün dilimizde kullanılan “Kanun” ile aynı anlama geldiğini ve “kural, yasa” demek olduğunu zaten biliyorsunuzdur.  “Edebiyat Kanonu” ifadesindeki kanonun ise Roma Katolik Kilisesinin ‘okunması gereken eserler’ kataloğundan geldiğini belirtiyor yazar. Bu kataloğun zıttı ise “Index Librorum Prehibitorum” yani ‘okunması yasak olan eserler’ olarak isimlendiriyormuş.

canon

 

Bir başka bilgi kırıntısı ise fikri mülkiyet hukuku ile ilgili. İngiltere’de 1710’da parlamento, “Kraliçe Anne Yasası (The Statute of Anne)” adı verilen düzenlemeyi oluşturarak yazarların orijinal bir şey ürettiğini ve bunun bir değeri olduğu kabul etmiş.  Uluslar arası platformda 1883’te imzalanmış olan “Sınai Mülkiyetin Korunmasına Dair Paris Sözleşmesi’ni ise ABD, 1891’e kadar imzalamamış.

Yazar, her bölümde verdiği bilgiler kadar sorduğu sorularla da okuru edebiyat üzerine düşündürmeyi amaçlamış. “İnsan ömrünün sınırlı olduğu düşünüldüğünde okumaya değer olanları nasıl seçebiliriz?” sorusu, tutkulu okurların mutlaka kendine sorduğu sorulardandır. Yazarın kitabın son paragrafında, teknoloji çağında okur olmak ile ilgili görüşlerini paylaşarak yazımı tamamlayacağım.

Peki gelecekte yaşanabilecek en kötü şey ne olabilir? Okurların artık bilgiye dönüştüremedikleri aşırı miktarda enformasyon yığınına gömülmesi çok kötü olabilir. Ama kendi adıma umudumu koruyorum ve bunun için iyi nedenlerim var. İnsan zihninin harikulade yaratıcı ürünü edebiyat, yeni şartlara uyum sağlayarak hangi formlara bürünürse bürünsün sonsuza dek hayatımızın bir parçası olacak ve hayatlarımızı zenginleştirecek. (s. 372)