Dün Yağmur Yağacak

Özdemir Asaf‘ı öyküleri, şiirlerinin gölgesinde kalmıştır ne yazık ki. Oysa en az şiirlerindeki kadar orijinal bir üsluba sahiptir düzyazı türünde kaleme aldığı eserleri. Şu sıralar “Dün Yağmur Yağacak” isimli öykü kitabını tekrar okuyorum. 1940-1980 yılları arasında yazılmış öyküler, Özdemir Asaf’ın oğlu Olgun Arun tarafından bir araya getirilmiş hatta isimsiz olan bazı öykülere yine oğlu tarafından isim verilmiş. Ocak 1987’de ilk kez Adam Yayınları tarafından yayınlanan bu 70 öykülük toplam, 1998’deki 5. baskının ardından 2004’te İş Bankası Kültür Yayınları’na geçmiş.

cimg0779
Ocak 1987
20200517_223747
Haziran 1998-5. Baskı

 

 

 

 

 

 

 

 

2006’da Epsilon Yayınevi’nden çıkan bu kitap son olarak 2009’da Yapı Kredi Yayınları tarafından Yuvarlağın Köşeleri ve ‘ça kitaplarıyla birleştirilerek “Kırılmadık Bir Şey Kalmadı” adıyla yayınlanmış. 2009’dan Günümüze kadar YKY’de 12 baskı yapmış olması sevindirici fakat bu nispette konuşulduğunu veya geniş bir çevrede bilindiğini düşünmüyorum.

Elimdeki  “Dün Yağmur Yağacak” (Adam Yayınları, 5. baskı) isimli kitaptan kısaca bahsetmek istiyorum. İrili ufaklı 70 metni barından bu kitapta öykü adına bir biçimsel tutarlılıktan bahsetmek mümkün değil çünkü bunlar aslında Özdemir Asaf’ın 20’li yaşlardan itibaren defterlerine tuttuğu notlar. Kimi metinler başlıkları bile koyulmamış, üzerine çalışılmamış öykü taslaklarıyken kimileri Thomas Bernhard’ın kısa öykülerini hatırlatan 5-6 cümlelik minimal (küçürek) öyküler.  “Bademcik Üstüne (s. 31)” gibi rahatlıkla deneme türüne dahil edilebilecek düzyazı örnekleriyle de karşılaşmak mümkün.   40’lı, 50’li yıllarda bilinç akışı tekniğine bu metinlerde sıkça başvurmuş olması dikkate değer. Ayrıca “Bir şeyler söyleyordu.”, “Kuş görünmeyor.” cümlelerinde görüldüğü gibi ünlü daralmasına uğratmadan kullandığı fiillere şiirlerinden de aşinayız. Bu, adeta onun üslubunun alametifarikalarından biri diyebiliriz. 

Bu kitaptaki ilk öykü, “Bir yaz gecesinin az bulunur karanlığında renkler bir araya gelmiş
dinleniyorlardı. İnsanların gözlerinden kaçmış, yorgunluk çıkarmak için az sesli ve kuytu bir yer aramışlardı. Buldukları yer ağaç, toprak ve denizin birbirlerine yakın durdukları bir yerdi.” (s. 7) gibi ilgi çekici bir cümleyle başlıyor. Devamında öykü anlatıcısı, renklerin arasındaki çekişmelere kulak misafiri oluyor.

Kitaptaki favori metinlerimden olan ve bir memurun patronundan zam isteme hatasına (!) düştüğü durumu mizahi bir üslupla konu edinen “Ben Ben’im” isimli öyküyü okumak isteyenler için aşağıda paylaşıyorum. İyi okumalar dilerim.

PDF linki   Özdemir Asaf-Ben Ben’im Öyküsü

 

Ahmet Büke ile “Varamayan” Üzerine

Sevgili Ahmet Büke’nin son öykü kitabı “Varamayan” vesilesiyle okulumuzun sosyal medya araçlarında yayınlamak üzere geçtiğimiz mart ayında yaptığımız mini e-söyleşiyi kaybolmaması adına kendi blogumda da paylaşmak istedim.

VARAMAYAN KAPAK

Ekim 2019’da yayınlanan “Varamayan” isimli son öykü kitabınız 5 ay gibi kısa sürede 4. baskıyı gördü. Okurların ilgisinden memnun musunuz?

Ahmet Büke: Kısa sürede, pek de tanıtım çalışması olmadan bu baskıya ulaşması beni de şaşırttı. Çok alışık olmadığım bir durum olduğu için “tesadüf” vakası diye değerlendiriyorum. Umarım okuyanlar beğenmiştir.

Bazı öykü ve roman kişileri yıllardır yakınımızda ya da çevremizde bir yerlerde yaşar gibidir. Öykülerinizdeki kahramanlardan yalnızca biri geleceğe kalacak olsa hangisini tercih ederdiniz? 

Ahmet Büke:  Varamayan Ahmet kalsın isterdim. Çünkü Ahmet hep yolda. Yolda olmak yaşamaya devam etmek demek. İyisiyle kötüsüyle hayatın içinde olmak demek.

Öykülerinizde geleneksel kalıpların ötesinde,  yeni ve özgün anlatım teknikleri
kullanıyorsunuz. Peki, hayatınızda da öykülerinizde denediğiniz gibi yenilikten hoşlanan biri misiniz?

Ahmet Büke: Başkaları için sıkıcı sayılabilecek ama benim sevdiğim bir hayatım var: az mekân, az insan, az kitap.

Öykülerinizde sürekli  geriye,  geçmişe dönüşler göze çarpıyor. Bunun belli bir nedeni var mı? Ahmet Büke de geçmişe döner mi sık sık?

Ahmet Büke: Rüyalarımda en çok çocukluğumu görüyorum. Gündelik hayatımda pek düşünmüyorum ama öykü yazmaya oturunca da mutlaka çocukluğumdan bir an ya da karakter oluyor.

Öykülerinizi yazdıktan sonra fikrini merak edip paylaştığınız biri var mı? Kendi öz eleştiri süzgecinizi yeterli buluyor musunuz? 

Ahmet Büke: Yakınımdaki bir iki kişiye mutlaka okutuyorum.

Kendinizi edebiyat dünyasında gerek estetik gerek politik bağlamdaki duruşuyla akraba olarak gördüğünüz yazarlar var mı? Varsa birkaçının ismini bizimle paylaşabilir misiniz? 

Ahmet Büke: Sait Faik ile Orhan Kemal’in çırağı sayarım kendimi. Hep öyle de kalacağım.

Vakit ayırıp sorularımızı cevapladığınız için çok teşekkür ederiz. Sağlıkla kalın. 

Ahmet Büke: Sevgiler.

 

 

 

 

 

 

 

 

Tatar Çölü’nde Yaşamı Öğüten Umutlar

“Ya sonra?” diye soruyordu Drogo.

“Sonra mı? Sonrası bu kadar.” diyordu Ortiz, boyun eğen bir gülümsemeyle.” (s.186)

İtalyan yazar Dino Buzzati’nin (1906-1972) Il Deserto dei Tartari yani Tatar Çölü romanı 1940 yılında yayınlanmış. Bu romanı sayesinde adı Kafka, Sartre, Camus gibi yazarlarla anılan Buzzati, hukuk eğitimi almasının ardından yaşamını gazetecilik yaparak sürdürmüş.

Dino Buzzati 1970 © Henri Cartier-Bresson-Magnum Photos

Giovanni Drogo adındaki genç teğmenin Tatar Çölü sınırındaki Bastiani Kalesi’ne tayin edilmesiyle başlar roman. Beklentilerini ve hayallerini karşılamayan bu kaleden bir an önce ayrılmak istemesine rağmen teğmenin her geçen gün kaledeki kurulu düzeninin bir parçası olmasıyla devam eder. “Önünde öyle çok zaman vardı ki. Yaşamdaki tüm güzel şeyler onu bekliyor gibiydi. Aceleye ne gerek vardı?” (s.75) Oysaki gündeliğin ürettiği alışkanlıklar, zamanı baş döndürücü bir hızla yutup gitmektedir. Pelerin diktirmek için gittiği terzi Prosdocimo, geçici olarak orada olduğunu söylemesine rağmen tam 15 yıldır gitmeyi beklemektedir  ve onun gibi diğer askerler de aynı hastalıklı bekleyişin burgacındadır aslında. Bu uyarılarla çok erken karşılaşmasına rağmen gençliğin verdiği özgüven ve kudretle hepsine gülüp geçer Drogo. “Kalmaya en ufak bir niyetim yok.” 

Çağımız, bulundukları yerlerde kalmaya en ufak bir niyetleri olmayan Drogolarla dolu değil mi? Çevremizde kaç kişi yaşamı bulunduğu konumda ve yerde tamamlayacağını kabul ediyor ki? Herkesin biraz daha zamana, paraya ihtiyacı var yalnızca. Çalıştıkları kurumlarda statüsünün artmasını bekleyenler, para biriktirenler, emeklilik için gün sayanlar, ailesini ikna etmeye çalışanlar, ev taksitinin bitmesi için takvim eskitenler, yola çıkmak için yalnızca arabasının eksik olduğuna kendini inandırmışlar, imkânsız tayini bekleyenler… Kısacası her yıl bir şeylerin olmasını bekleyenler, yani bizler, o kadar çoğuz/ çoğunluğuz ki “zaman”, hepimizi “profesyonel bekleyiciler”e dönüştürüveriyor biz farkına bile varamadan.  İşte tam burada aklıma şu soru düştü: Bir insan, özgür olduğunu kendisine nasıl kanıtlayabilir?

tatar

Roman ilerledikçe Drogo’nun olup bitenler karşısında kendini sorgulayacağı yerde, kaleye adeta hapsolmuş askerlerin yaptığı gibi “kazanılmayı bekleyen zafer”e aracılık edecek bir hayali düşman ordusuna, yani Tatarların gelip kaleye saldıracağı fikrine inandığını görürüz. Kaledeki gözcülerin zaman zaman uzakta gördüklerini iddia ettikleri hareket eden karaltıların, olası düşmanların kaledeki askerler için hayati bir önemi vardır. Gün gelecek, kaleyi ele geçirmek isteyenlerle savaşılacak ve yıllarını bu kıpırtısız çölün yanı başındaki kalede geçiren askerler, şerefli bir zafer kazanmış olarak evlerine dönecektir. Oysa hangi zafer, boşuna beklemekle geçmiş bir ömrün diyeti olabilir ki?

Aradan on, on beş yıl geçmesine rağmen Drogo, hâlâ yaşamında önemli bir şeylerin olacağını beklemekte ve çevresindeki arkadaşlarına bakıp kendini avutmakla günlerini geçirmektedir. Fakat artık “umut etmek” bile yirmili yaşlarındaki kadar kolay olmayacaktır. Buzzati işte bizi burada varoluşumuzla acımasız bir biçimde yüzleştirirken sorgulanmamış beklentilerimizin aslında nasıl sessiz sedasız yıkımlara dönüşebileceğini de göstermektedir. Öyle ki gün gelir ve Drogo şehrine döndüğünde orada kendine ait hiçbir şey bulamaz. Yaşamın monoton ritmine esir olduğunu yine kendine itiraf edemese de Bastiani Kalesi’ne dönme kararı güçsüzleştiğinin ilk büyük göstergesi olacaktır.

Aylar, yıllar geçer. Drogo 54 yaşına geldiğinde bu sefer ciddi bir sağlık sorunuyla karşılaşır. Bu sorun da yanında bir “…umudu”nu beraberinde getirir. Burada romanın sonunu anlatmayacağım. “Beklemek cehennemdir.” diyor Shakespeare, günümüz insanının trajedisinin “beklemek” olduğunu 400 yıl önceden tahmin etmişçesine. Dino Buzzati, dünyanın 2. Dünya Savaşı’yla sarsıldığı günlerde yazdığı bu romanda ruhumuzu kelimeleriyle kıskıvrak yakalıyor ve beklemekle geçen hayatları yüzümüze bir ayna gibi tutarak sorgulanmış bir gelecek ümidi için “şimdi”yi ve “hemen”i önemsemeye zorluyor bizi.

“…sonuçta dünyada yapayalnızdı ve onu kendisinden başka sevecek kimse yoktu.”

                                                                                                                                

İlmeğin Kaçtığı Yer

Sabahattin Eyuboğlu’nun (1908-1973) “Eğitim Üstüne” başlıklı yazısını okurken ülkemizde asla değişmeyen şeyleri fırsat bilerek ceplerini doldurmaya bakan “Mega ve Doping Hafıza”cılar geldi aklıma. Cumhuriyet kurulalı beri eğitim-öğretim alanında türlü değişimler yaşandı fakat -köy enstitüleri hariç- bir türlü ezber sarmalından kurtulamadık. Ezbere mahkum bırakan bu müfredat ve ölçme değerlendirme yöntemleri, öğrencileri “bilgi hamalı” olmaya mahkum etti. Herkesin bildiği gibi bu durumun sonucundan beslenen koca bir sektör meydana geldi. Herkese, her derde deva eğitim setleri bir tıkla kapınızda! Oysa düşünmeyi öğrenme ve insanlaşma çabamız ne online kurslarla ne de e-sertifika programlarıyla gerçekleşebilir. Bu, bambaşka bir öğrenme biçimi ve pratiği gerektirir.

Elli yıldan fazla zaman geçmiş Eyuboğlu’nun yazısının üstünden. Montaigne’nin sözünün üstündense yüzlerce yıl. Biz yine bir şeyleri değiştirmeye çabalıyoruz şu günlerde ama ilmeğin kaçtığı yer hep aynı.

Lafı uzatmadan bahsettiğim yazının bir bölümü burada paylaşmakla yetineceğim.

köy enstitüleri üzerine

“Ezber bilmek, bilmek değildir.” Montaigne baba, Batı düşüncesinin baş kaynaklarından biri olan bu sözü söyleyeli dört yüz yıldan fazla zaman geçti. Ortaçağın eğitim, öğretim sistemine karşı bir isyan bayrağıydı bu söz. Kara kitapların yüzyıllarca  tekrarlanan kalıplaşmış bilgilerinin yenileşmesini, yaşayıp gelişmesini istiyordu Montaigne. İyi kafa dolu kafa değil,  işleyen bir kafaydı onun için. Eğitim ve öğretim bilgiç yetiştirmeyi bırakıp insan yetiştirmeye bakmalıydı. İnsansa artık ne Tanrı’nın ne kralın kuluydu: İnsan kendini ve dünyayı kavrayan, alın yazısını değiştirebilen, tek kelimeyle, düşünebilen insan demekti. Kitabın işi insanı belli bir düşüncenin kölesi, hamalı yapmak değil, tam tersine özgürce düşündürmek olmalıydı.

Ama şunu söyleyebiliriz ki, bugün dünyamıza ışık tutan Batı kültürünün büyük kafaları yalnız ezbercilikten kurtulmuş olanlarıdır. Montaigne’den bu yana Avrupa’nın yetiştirdiği yaratıcı bilim ve sanat adamlarını bir gözden geçirin: Hepsinin, her şeyden önce ezbercilikle savaştığını hemen görürsünüz. Doğu kültürü nasıl ezberciliğe gittiği ölçüde kısırlaştıysa, Batı kültürü ezbercilikten kurtulduğu ölçüde gelişmiştir diyebiliriz. Günümüzün Shaw, Russel, Sartre gibi düşünürleri ne ile savaşıyorlar hâlâ ve her şeyden önce? Ezbercilikle, bana sorarsanız. Hepsinin hiç şaşmadan insan ve toplum sorunlarına önem vermesi de bundan ötürüdür. Ezbercilikten kurtuldukça, insanlaşıyor ve insanlığın dertlerini benimsiyorlar. 

(…) Okullarda bilim alanında yapılan nedir? Her şeyden çok bilimin vardığı sonuçları öğretiyoruz.  Oysa gençleri metotlara alıştırmak daha iyi olmaz mı? Hemen uygulamaya geçersiniz, gençleri gözleme, denemeye, yeniden bulmaya çağırırsınız. Bakın nasıl can kulağıyla dinlerler o zaman sizi, nasıl anlarlar ne istediğinizi! Çünkü çocuk, arayıcı ve bulucudur, hep yeniliğin peşindedir.”  (Sabahattin Eyuboğlu, Köy Enstitüleri Üzerine, Nisan 1999, Cumhuriyet Gazetesi Yayınları)

Ali Esen

Edebiyatın Kısa Tarihi

“Büyük edebiyat, bir şeyleri asla kolaylaştırmaz; zor sorulara kolay yanıtlar vermez. Bizi basit olmayan bir sürü şeyin beklediğini görmemize imkan tanır.” (s. 97)

 

İngiliz Akademisyen John Sutherland’in “Edebiyatın Kısa Tarihi” isimli eserini yaz tatilinde okumak için yanıma almıştım. Tahmin ettiğim gibi oldukça akıcı dili ve geniş içerik yelpazesi ile beklentimi boşa çıkarmadı. Bu araştırma kitabı, Alfa Yayınlarından Tufan Göbekçin’in çevirisiyle Nisan 2018’de ilk baskısını, Mayıs 2018’de ise ikinci baskısını yapmıştı bile.

 

“Edebiyat Nedir?” sorusuyla başlayan eser, tam kırk bölümden oluşuyor. Mitlerden, tragedyalardan tutun da basım, yayın ve telif hakkına; edebiyatta sansür meselesine,  edebiyat sinema ilişkisine değin birbirinden farklı ilgi çekici konu başlığına sahip. Bir kısmı yazar ve şairlerden bir kısmı da temalardan müteşekkil bölümler, e-kitapla matbu kitabın karşılaştırılmasıyla son buluyor.

Edebiyatın, tarihin eski devirlerinde, insanların dünyadan anlam çıkarmasının bir yolu olan mitler ve destanlar vasıtasıyla oluştuğunu aktaran yazar; tragedyanın hâlâ neden modasının geçmediğini şu sözlerle açıklamış:

“İnsanın bilgi dağarcığı çok genişlese de hayat ve insani koşul halen çok gizemlidir. Tragedya bu gizemle yüzleşir ve önemli soruları inceler:

Hayatın amacı ne? Bizi insan kılan şey ne?” (s. 42)

Kitaptan öğrendiğim çeşitli -kendi adıma- ilginç bilgi kırıntılarından biri de “kanon” sözcüğünün kökeniydi. Grekçe “Kanon” sözcüğünün dilimizde kullanılan “Kanun” ile aynı anlama geldiğini ve “kural, yasa” demek olduğunu zaten biliyorsunuzdur.  “Edebiyat Kanonu” ifadesindeki kanonun ise Roma Katolik Kilisesinin ‘okunması gereken eserler’ kataloğundan geldiğini belirtiyor yazar. Bu kataloğun zıttı ise “Index Librorum Prehibitorum” yani ‘okunması yasak olan eserler’ olarak isimlendiriyormuş.

canon

 

Bir başka bilgi kırıntısı ise fikri mülkiyet hukuku ile ilgili. İngiltere’de 1710’da parlamento, “Kraliçe Anne Yasası (The Statute of Anne)” adı verilen düzenlemeyi oluşturarak yazarların orijinal bir şey ürettiğini ve bunun bir değeri olduğu kabul etmiş.  Uluslar arası platformda 1883’te imzalanmış olan “Sınai Mülkiyetin Korunmasına Dair Paris Sözleşmesi’ni ise ABD, 1891’e kadar imzalamamış.

Yazar, her bölümde verdiği bilgiler kadar sorduğu sorularla da okuru edebiyat üzerine düşündürmeyi amaçlamış. “İnsan ömrünün sınırlı olduğu düşünüldüğünde okumaya değer olanları nasıl seçebiliriz?” sorusu, tutkulu okurların mutlaka kendine sorduğu sorulardandır. Yazarın kitabın son paragrafında, teknoloji çağında okur olmak ile ilgili görüşlerini paylaşarak yazımı tamamlayacağım.

Peki gelecekte yaşanabilecek en kötü şey ne olabilir? Okurların artık bilgiye dönüştüremedikleri aşırı miktarda enformasyon yığınına gömülmesi çok kötü olabilir. Ama kendi adıma umudumu koruyorum ve bunun için iyi nedenlerim var. İnsan zihninin harikulade yaratıcı ürünü edebiyat, yeni şartlara uyum sağlayarak hangi formlara bürünürse bürünsün sonsuza dek hayatımızın bir parçası olacak ve hayatlarımızı zenginleştirecek. (s. 372)

 

Zorunlu Eğitime Hayır!

“Biz çocuklarımız adına herhangi bir hedef belirlemek istemiyoruz.”

“Okul, öğretmenin bağırdığı bir yerdir.”

Okulumuzdaki yüz sekiz öğretmenden yaklaşık yirmisinin dahil olduğu bir okuma grubumuz var. 2017-2018 eğitim-öğretim yılının ortasından başlayarak toplam dört kez buluştuk. Okuduğumuz kitaplar ise şunlar: Ian McEwan-Çocuk Yasası; Imre Kertesz-Kadersizlik;  J. M. Coetzee-Utanç; Catherine Baker-Zorunlu Eğitime Hayır!.

“Hayatı romanlardan okumak” şiarıyla yola çıktık ve son olarak tür değişikliğine gidip eğitim üzerine tartışabileceğimiz bir eser seçtik. Catherine Baker’ın 1985’te Fransa’da yayınlanan kitabı, çocuğunu örgün eğitime dahil etmeyen anarşist bir annenin iç dökümü. Kitabının başında kitabı kızına hitaben yazdığını ve amacının da yıllar sonra daha iyi anlaşılmak olduğunu ifade ediyor. Neticede büyük bir sorumluluk ve risk almış. Bu nedenle çocuğunun hayatını temelden değiştirecek bu kararın hesabını, o daha büyümeden vermeye çalışmış sanki.

zorunlu-egitime-hayir

Kitabın her bölümünde çeşitli eserlere yapılan atıflar, dipnotlarda belirtilmiş olsa da bütünlüklü bir bakış açısı görememek ve ortaya atılan eleştirilerin, sunulan tespitlerin argümansızlığı, çözüm önerilerinin olmayışı beklentimizi boşa çıkarmaya yetti. Oldukça sert ve yargılayıcı bir üslubu vardı. Biz yine de bir anarşistin gözünden kendimize, okuldaki var oluşumuza tekrar eleştirel bir gözle bakmış olduk ve eğitimin, öğretimin “zorunluluğunu” masaya yatırdık. Aslında kitap sohbetlerimizi değerli kılan şeylerin başında, herkesin kendi yaşamından sunduğu somut olay ve durumların beraberce yeniden değerlendirilmesi geliyor bence.

Kitabın son sayfalarında geçen “Kendimize başka bir yaşam kurmadan çocuklarımıza başka bir yaşam veremeyiz.” cümlesi hem ebeveynler için hem de öğretmenler için önemli bir meseleyi yineliyor. İnsanlar her alanda değişimi, başkasının/ başkalarının üzerinde gerçekleştirmeye çalışacakları yerde, kendi hayallerinin peşinden sonuna kadar gidebilse çevrelerine gerekli ilhamı/ katkıyı zaten vermiş olurlar diye düşünüyorum.

Bir sonraki kitabımız Philip Roth’un Sokaktaki Adam‘ı. Bu roman bizi nerelere götürecek bakalım.

 

Edebiyat Ne İşe Yarar?

İngiliz Edebiyatı ve Karşılaştırmalı Edebiyat profesörü Rita Felski‘nin 2010’da Metis Yayınevi tarafından yayınlanan “Edebiyat Ne İşe Yarar?” kitabını alırken asıl amacım, eserin lise düzeyindeki öğrencilere faydası olabileceğini düşünmemdi. Kitabı okudukça ne kadar akademik bir dilinin olduğunu ve edebiyat teorilerine epeyce referans vererek metni oluşturduğunu fark ettim.  Kitap, “Giriş”,”Tanıma”, “Büyülenme”, “Bilgi”, “Şok” ve “Sonuç” olmak üzere dört bölümden oluşuyor. Eserin yirmi beş sayfalık “Giriş” bölümünde bile 24 esere atıf var. Gerisini siz düşünün. Bu sebeple kitaptaki yaklaşımları eksiksiz kavrayabilmek için atıf yapılan yazarları, eleştirmenleri ve sözü edilen edebiyat eserlerini bilmek gerekir.

20180614_174044

Yine de kitapta altını çizdiğim bazı bölümleri -bağlamlarından kopararak- aşağıda paylaşıyorum.

“Sanatı apolitik ya da amaçsız göstermek, Brecht’in de ünlü sözünde ileri sürdüğü gibi, statükoyla ittifak yapmak demektir.” s. 16

“İnsanın bir kitapta kendini bulması, tanıması ne anlama gelir?” s. 37

“Her okur, okuma esnasında kendi benliğini okur.  Yazarın elinden çıkan eser okurun, bu kitap olmasaydı, kendi başına belki de hiç kavrayamayacağı şeyi fark etmesini sağlamak için yazarın okura sunduğu bir çeşit optik araçtan ibarettir. Kitabın söylediği şeyin okur tarafından kendi benliğinde fark edilmesi kitabın doğruluğunun kanıtıdır.” (Proust) s. 40

“Okumak, bütünüyle yalnız olmadığımı, benim gibi düşünen ve hisseden başkalarının da olduğunu doğrulayarak, başka hiçbir yerde bulunamayacak bir teselli ve dinginlik sunabilir.” s. 48 

“Edebiyat eserlerine, öz-saygımızı destekledikleri için değil, tam da bizi -çoğu zaman affedicilikten uzak biçimde- kendi kusur ve kör noktalarımızla yerleşmeye zorladıkları için kıymet verebiliriz. Edebiyat metinleri bize yeni görme biçimleri, yüksek öz-kavrayış anları, Proust’un benliği okumak dediği şeyin farklı farklı şekillerini sunar.” s. 65

“Fakat insanı okumaya yönelten güdülerden biri de gündelik deneyimlere ve toplumsal hayatın şekline ilişkin daha derinlikli bir algı kazanma umududur. Edebiyatın dünyevi bilgiyle ilişkisi sadece negatif yahut muhalif bir nitelik taşımaz; edebiyatın, şeylerin nasıl olduğuna dair algımızı geliştirme, genişletme veya yeniden düzenleme gücü de vardır.” s. 106 

“Bugün şokun kendisi rutinleştiği için biz de şoka karşı bağışıklık kazanmış durumdayız; doymak bilmez bir yenilik ve sansasyon talebinin hükmündeki bir kültüre gırtlağına kadar batmış olan şiddetli bir değişim ve hummalı ritimler dünyasında yaşıyoruz.” s. 135