İlmeğin Kaçtığı Yer

Sabahattin Eyuboğlu’nun (1908-1973) “Eğitim Üstüne” başlıklı yazısını okurken ülkemizde asla değişmeyen şeyleri fırsat bilerek ceplerini doldurmaya bakan “Mega ve Doping Hafıza”cılar geldi aklıma. Cumhuriyet kurulalı beri eğitim-öğretim alanında türlü değişimler yaşandı fakat -köy enstitüleri hariç- bir türlü ezber sarmalından kurtulamadık. Ezbere mahkum bırakan bu müfredat ve ölçme değerlendirme yöntemleri, öğrencileri “bilgi hamalı” olmaya mahkum etti. Herkesin bildiği gibi bu durumun sonucundan beslenen koca bir sektör meydana geldi. Herkese, her derde deva eğitim setleri bir tıkla kapınızda! Oysa düşünmeyi öğrenme ve insanlaşma çabamız ne online kurslarla ne de e-sertifika programlarıyla gerçekleşebilir. Bu, bambaşka bir öğrenme biçimi ve pratiği gerektirir.

Elli yıldan fazla zaman geçmiş Eyuboğlu’nun yazısının üstünden. Montaigne’nin sözünün üstündense yüzlerce yıl. Biz yine bir şeyleri değiştirmeye çabalıyoruz şu günlerde ama ilmeğin kaçtığı yer hep aynı.

Lafı uzatmadan bahsettiğim yazının bir bölümü burada paylaşmakla yetineceğim.

köy enstitüleri üzerine

“Ezber bilmek, bilmek değildir.” Montaigne baba, Batı düşüncesinin baş kaynaklarından biri olan bu sözü söyleyeli dört yüz yıldan fazla zaman geçti. Ortaçağın eğitim, öğretim sistemine karşı bir isyan bayrağıydı bu söz. Kara kitapların yüzyıllarca  tekrarlanan kalıplaşmış bilgilerinin yenileşmesini, yaşayıp gelişmesini istiyordu Montaigne. İyi kafa dolu kafa değil,  işleyen bir kafaydı onun için. Eğitim ve öğretim bilgiç yetiştirmeyi bırakıp insan yetiştirmeye bakmalıydı. İnsansa artık ne Tanrı’nın ne kralın kuluydu: İnsan kendini ve dünyayı kavrayan, alın yazısını değiştirebilen, tek kelimeyle, düşünebilen insan demekti. Kitabın işi insanı belli bir düşüncenin kölesi, hamalı yapmak değil, tam tersine özgürce düşündürmek olmalıydı.

Ama şunu söyleyebiliriz ki, bugün dünyamıza ışık tutan Batı kültürünün büyük kafaları yalnız ezbercilikten kurtulmuş olanlarıdır. Montaigne’den bu yana Avrupa’nın yetiştirdiği yaratıcı bilim ve sanat adamlarını bir gözden geçirin: Hepsinin, her şeyden önce ezbercilikle savaştığını hemen görürsünüz. Doğu kültürü nasıl ezberciliğe gittiği ölçüde kısırlaştıysa, Batı kültürü ezbercilikten kurtulduğu ölçüde gelişmiştir diyebiliriz. Günümüzün Shaw, Russel, Sartre gibi düşünürleri ne ile savaşıyorlar hâlâ ve her şeyden önce? Ezbercilikle, bana sorarsanız. Hepsinin hiç şaşmadan insan ve toplum sorunlarına önem vermesi de bundan ötürüdür. Ezbercilikten kurtuldukça, insanlaşıyor ve insanlığın dertlerini benimsiyorlar. 

(…) Okullarda bilim alanında yapılan nedir? Her şeyden çok bilimin vardığı sonuçları öğretiyoruz.  Oysa gençleri metotlara alıştırmak daha iyi olmaz mı? Hemen uygulamaya geçersiniz, gençleri gözleme, denemeye, yeniden bulmaya çağırırsınız. Bakın nasıl can kulağıyla dinlerler o zaman sizi, nasıl anlarlar ne istediğinizi! Çünkü çocuk, arayıcı ve bulucudur, hep yeniliğin peşindedir.”  (Sabahattin Eyuboğlu, Köy Enstitüleri Üzerine, Nisan 1999, Cumhuriyet Gazetesi Yayınları)

Ali Esen

Reklamlar

Edebiyat Müfredata Sığar mı?

Edebiyat, malzemesi dil, kaynağı yaşantılar ve hayal gücü olan bir yaratıcılık, baş­ka bir deyişle bir sanat dalıdır.” Gürsel Aytaç

“Edebiyat, okuyana estetik bir tat vermek amacıyla yazılmış olan ya da böyle bir amacı bulunmasa bile, biçimsel özellikleriyle bu düzeye ulaşabilen bütün yazılı yapıtlardır.” Özdemir İnce

20. yy.a ait iki tanıma yer verdim yazımın girişinde. İkisi de edebiyatın farklı yönlerini vurguluyor. Her tanım, haliyle bir şeyleri kapsarken daha fazlasını dışarıda bırakıyor.

İngiliz akademisyen John Sutherland ise Edebiyatın Kısa Tarihi adlı eserinde edebiyatı “insan zihninin çevresindeki dünyayı ifade etme ve yorumlama yeteneğinin zirvesi” olarak tanımlar. Latince littera‘dan gelen literature sözcüğü ise “writing formed with letters” yani harflerden oluşan şeyler/ yazılı formlar anlamına gelmektedir. Bizde ise edebiyye’nin çoğul eki “-ât” almış şekli olan edebiyyât terimi, başta ilmü’l-edeb’in karşılığı olarak edebî ilimlerin tamamını ifade etmekteyse de 19. yy.da “duygu, düşünce ve hayallerin sözlü ve yazılı olarak güzel ve etkili bir şekilde anlatılması sanatı” olarak daha net bir çerçevede kullanılmaya başlanmıştır.  Fakat unutulmamalıdır ki bu dönemde edebiyata yüklenen özel görevlerin başında “terbiye-i efkâr ve tehzib-i ahlak (düşünceleri eğitmek ahlakı düzeltmek)” geliyordu.

Bugünse sanatın kimseye bir şeyler öğretme amacının olmadığını, sezdirerek kendine has bir alımlama sürecinde anlam kazandığını ifade ediyoruz derslerimizde. Yani sanat eserinin anlamı değil okunduğu, seyredildiği ve duyulduğu yerde kazandığı anlamlar vardır. Bu da onun başka özelliğidir.  Bu metinler “alıcı” durumundaki kişide tamamlanır. Metni, kendi kültür birikimimiz ve içinde bulunduğumuz ruh haline göre yorumlayıp  anlamlandırırız bir bakıma.

Hal böyleyken önümüze devlet tarafından konulan müfredata ve kitaplara baktığımızda, “sanat olarak edebiyat”ı öğrencilere tanıtmak ve sevdirmek yerine yalnızca sınavlar için ezberlenip unutulmaya mahkum olacak yüzlerce edebiyat tarihi malzemesinin yığıldığını görüyoruz. Örnek verecek olursak divan edebiyatında yer alan birçok nazım biçiminin ve onlarla ilgili terimlerin lise çağındaki öğrencilere ezberletilmesinin/ öğretilmesinin angaryadan başka bir şey olmadığını düşünüyorum. Buna benzer oldukça spesifik bilgilerin, edebiyat sevgisi kazanmış insanların üniversitede yahut daha ileride kendi merak ve istekleriyle öğrenebileceğine inanıyorum.

Lise edebiyat müfredatı için şöyle bir hayalim var. Düşünün ki  ilk 2 yıl, Türkçenin ve Türk edebiyatının tarihi gelişimine yer veriliyor. Metin türleri de -günümüzdeki kadar- detaya girilmeksizin ve kimseyi onlarca terimi ezberlemek zorunda bırakmadan ortaya konmuş. Son 2 yılda ise masal, hikaye, şiir, roman gibi türler yüzyıllara göre diğer ulusların edebi eserleriyle karşılaştırmalı biçimde işleniyor.  Mesela 19. yy.daki gelişmelerin, değişimlerin toplumları nasıl etkilediğini ve tüm bunların edebiyata ne şekilde yansıdığını eserler üzerinden konuşup tartışıyoruz. Edebiyatın sinemayla, sosyal medyayla, gelecekle ilişkisini ele alan üniteler, yine ürünler üzerinden öğrencilerin etkin biçimde katılımıyla işleniyor. Dil bilgisi çalışmaları yazım, noktalama kuralları ve anlatım bozukluğu gibi doğrudan günlük yaşamda karşılığı olan konular üzerinde yoğunlaşmış… Her öğrenci, seçtiği bir yazı türünde (şiir, roman, deneme, eleştiri…) 4 yıl boyunca ürettiği yazılardan oluşan kitap boyutunda bir dosya teslim ederek liseden mezun oluyor.

Böyle sürüp gidiyor hayallerim, öğrenciler “Gazelin “matla” ile “makta” bölümlerini ezberleyelim mi, sınavda çıkar mı?” diye sorarken. Çıkmaz, demek isterdim test kitaplarını, konu değerlendirme sınavlarını, TYT’yi unutmuş olarak…

Ezberleyin!

Ali Esen

Zorunlu Eğitime Hayır!

“Biz çocuklarımız adına herhangi bir hedef belirlemek istemiyoruz.”

“Okul, öğretmenin bağırdığı bir yerdir.”

Okulumuzdaki yüz sekiz öğretmenden yaklaşık yirmisinin dahil olduğu bir okuma grubumuz var. 2017-2018 eğitim-öğretim yılının ortasından başlayarak toplam dört kez buluştuk. Okuduğumuz kitaplar ise şunlar: Ian McEwan-Çocuk Yasası; Imre Kertesz-Kadersizlik;  J. M. Coetzee-Utanç; Catherine Baker-Zorunlu Eğitime Hayır!.

“Hayatı romanlardan okumak” şiarıyla yola çıktık ve son olarak tür değişikliğine gidip eğitim üzerine tartışabileceğimiz bir eser seçtik. Catherine Baker’ın 1985’te Fransa’da yayınlanan kitabı, çocuğunu örgün eğitime dahil etmeyen anarşist bir annenin iç dökümü. Kitabının başında kitabı kızına hitaben yazdığını ve amacının da yıllar sonra daha iyi anlaşılmak olduğunu ifade ediyor. Neticede büyük bir sorumluluk ve risk almış. Bu nedenle çocuğunun hayatını temelden değiştirecek bu kararın hesabını, o daha büyümeden vermeye çalışmış sanki.

zorunlu-egitime-hayir

Kitabın her bölümünde çeşitli eserlere yapılan atıflar, dipnotlarda belirtilmiş olsa da bütünlüklü bir bakış açısı görememek ve ortaya atılan eleştirilerin, sunulan tespitlerin argümansızlığı, çözüm önerilerinin olmayışı beklentimizi boşa çıkarmaya yetti. Oldukça sert ve yargılayıcı bir üslubu vardı. Biz yine de bir anarşistin gözünden kendimize, okuldaki var oluşumuza tekrar eleştirel bir gözle bakmış olduk ve eğitimin, öğretimin “zorunluluğunu” masaya yatırdık. Aslında kitap sohbetlerimizi değerli kılan şeylerin başında, herkesin kendi yaşamından sunduğu somut olay ve durumların beraberce yeniden değerlendirilmesi geliyor bence.

Kitabın son sayfalarında geçen “Kendimize başka bir yaşam kurmadan çocuklarımıza başka bir yaşam veremeyiz.” cümlesi hem ebeveynler için hem de öğretmenler için önemli bir meseleyi yineliyor. İnsanlar her alanda değişimi, başkasının/ başkalarının üzerinde gerçekleştirmeye çalışacakları yerde, kendi hayallerinin peşinden sonuna kadar gidebilse çevrelerine gerekli ilhamı/ katkıyı zaten vermiş olurlar diye düşünüyorum.

Bir sonraki kitabımız Philip Roth’un Sokaktaki Adam‘ı. Bu roman bizi nerelere götürecek bakalım.

 

Başarılı Mutsuzluklarla Tescilli Karneler

Bir eğitim-öğretim yılının sonunda daha karneleri dağıtırken öğrencilerin mutsuzluklarına şahit olduk. Hem de düşük not alan öğrencilerden bahsetmiyorum. Teşekkür, takdir belgeleri almış; ortalamaları yüz üzerinden 80’leri geçmiş çocuklar. Apaçık görülüyor ilkokuldan itibaren notlarla kurulan ilişkilerin ve değer dünyalarının iflası. Herkeste aynı “boşluk” ve “arayış”ı barındıran bakışlar. Sonra ne olacak?

Aslında sorular hep aynı. Ben kimim? Bundan sonra ne yapacağım? Ben ne olacağım? Her gün okulla ve ödevlerle gasp edilen zaman dilimleriyle şimdi çaresizce baş başayken ne yapabilirim? Şimdiye kadar hiç boş vakti kalmadığı için tatilde ne yapacağını, vaktini nasıl ve neyle geçireceğini bilemeyen çocuklarımız…  Çünkü onlara hiç kendi kendileriyle kalmayı öğretemedik. Hiç “boş” kalmasınlar istedik. Birer aktivite canavarına dönüştürdük onları. “tek avuntum sıkıntımın insanlaşmasıdır” dediğince şairin, insanlaşan sıkıntının getireceklerini, güzelliklerini anlatmadık hiçbirine. Bundan ve daha nice sebepten ötürü öğretmenler ve veliler olarak biz suçluyuz elbet. “Sınırsız ve sınıfsız bir dünya” dinleyenlerimizin bile sınırlarının notlarla çizildiği sınıflarda otoritelerinin keyfini sürdüğünü görüyoruz.

blog

Dünyalarının somut gerçekliklerini bilmeye ve bunlara yanıt vermeye teşvik edilmek yerine, bilgi yığınını kaydedip tasnif etmeye mahkum edilen “bankacı” eğitim modelinin köleleri öğrenciler, başarılı mutsuzluklarla tescilli karnelerden fazlasına sahip olamıyorlar, olamazlar (bkz. Ezilenlerin Pedagojisi, Paulo Freire). Oysaki Ahmet Kutsi Tecer’in “Okul Dışı” şiirinde anlattığı okulu olmayan değerlerin ve güzelliklerin kaçını çocuklarımıza kazandırabiliyoruz diye durup düşünmeliyiz. Gökyüzündeki bir bulut parçasına, yolumuzun üstündeki ağacın birine tutkunluğun bilgisini aktaramadığımız öğrencilerimizi, derslerden aldıkları o çok yüksek notlar hiçbir zaman mutlu etmeyecek. Dünyayı değiştirecek aşkın, inancın, umudun yani karnelerde yazmayan nice şeyin ardından öğrencilerini de peşine takarak giden öğretmenlere ihtiyacımız var.

Puanların dünyasında “bilgeliği aramak” mümkün mü?

2017-2018 eğitim-öğretim yılının ilk dönemini geride bıraktık. İki haftadır öğrencilerin amansız bir puan ve ortalama hesabına, bunun neticesinde de takdir yahut teşekkür belgesi alıp alamayacaklarına dair telaşlı sayıklamalarına şahit oluyorum. Özellikle geride kalan bir dönemin muhasebesini yapmaya yönelik sorular sorma fırsatını bulduğum son hafta, aldığım cevapların hiçbirinde eğitimin amacına ve özüne yaraşır verilere rastlamadım. Öğrenciler edebiyatın, kimyanın, matematiğin yaşamlarına yaptığı katkıdan bahsedecekleri yerde, ailelerinin ve arkadaş çevrelerinin belirlediği puan kriterlerine göre mutluluk-mutsuzluk, başarı-başarısızlık hesaplarına giriştiler. En nihayetinde sınavları atlatmışlardı ve notlar da kesinleştiğine göre okulda fazladan bir saniye bile kalmak anlamsızdı.

Her dönem sonunda şahit olduğumuz bu manzara, içinden çıkılmaz bir kısırdöngünün faturası olarak önümüzde duruyor. Peki, Montaigne (1533-1592)’in 400 yılı aşkın bir süre önce “…kırbaç zoruyla bilim dolu bir çanta taşıtıyorlar onlara…” dediği yerde miyiz hâlâ? Epeydir çeşitli sosyal medya hesaplarında İsviçreli yazar Alain de Botton (d. 1969-)’un, Felsefenin Tesellisi adlı kitabında Montaigne’den yaptığı bir alıntıya rastlıyorum. Şöyle demiş deneme üstadı:

 “Eğitim sistemimizin saçmalığına geri gelmek isterim: Bu sistemin amacı bizi iyi ve bilge biri haline getirmek değil; bilgili bir insan yapmaktı. Bunu başardığını da söyleyebilirim. Okullarda bize erdemi aramayı ya da bilgeliği kucaklamayı değil ancak bu sözcüklerin türemiş hallerini ve köklerini öğrettiler… Hemen şu soruları soruyoruz, ‘Yunanca ya da Latince biliyor mu?’, ‘Şiir ya da düzyazı yazabilir mi?’ Ama asıl önemli soruyu sormak en son aklımıza geliyor: ‘Daha iyi bir insan, daha bilge biri oldu mu?’ Oysa kimin daha çok şeyden anladığını değil kimin daha iyi anladığını merak etmeliyiz. Biz yalnızca belleğimizi doldurmakla uğraşıyor, kavramayı, doğruyu yanlıştan ayırt etme becerisini kazanmayı o kadar da önemsemiyoruz.”

wisdom-book1

 Aradan geçen yüzyıllara rağmen eğitim sisteminin amacı, hâlâ öğrenciyi bilge biri haline getirmek değil. Velilerin beklentileri de çoğunlukla sosyal normlara ve eğitim sisteminin buyruklarına angaje olmuş durumda.  Peki, puanların dünyasında “bilgeliği aramak” mümkün mü? İçerisinde sürekli kendi mutsuzlarını ve başarısızlarını (!) üreten bu eğitim sisteminde değişim nereden başlamalı? Ben, bu tabloda var olanı değiştirmeye en yakın kişinin, geriye kalan tek sacayağı olan öğretmen olduğunu düşünüyorum. Bizler öğretmen olarak, Dr. Ken Robinson’un, “Yaratıcı Öğrenciler” kitabında “merak, yaratıcılık, eleştiri, iletişim, işbirliği, merhamet, dürüstlük, vatandaşlık” olarak sıraladığı sekiz yetkinliği, derslerimizde öğrencilere kazandırmanın yol ve yöntemlerini bularak işe başlamalıyız. Aksi takdirde, hiçbir yüksek puanın öğrenciyi hayata hazırlamadığına, üzüntü verici tecrübelerle toplum olarak tekrar tekrar şahit olacağız.

Ali Esen

 

“Bir elin sesi var” mı?

Malay dilinde “karşılıksız aşk” demek olduğunu Burgess’ın romanı sayesinde öğrendiğim “Bir elin sesi var.” sözü bize “Bir elin nesi var, iki elin sesi var.” atasözünü hatırlatıverir. Anlam ilgisi bulunmayan bu sözlerden biri, bize yardımlaşmanın önemini vurgularken diğeriyse eşlik beklentisinin aldatıcılığını ve insanın tek başınalığını anlatır.

Peki, eğitim üzerine yazılar paylaşmak için açtığım bu bloga neden bu adı seçtim? Fazla uzatmadan cevap vereyim. Eğitim, yalnızca ülkemizde yüz binlerce öğretmen, milyonlarca öğrenci ve velinin içerisinde yer aldığı dev bir organizasyon. Fakat sürekli değişimlere gebe olan bu karmaşık yapının içerisinde, her öğretmen kendini zaman zaman yalnız hissediyordur. Bu sözü duyar duymaz öğretmenlerin icra ettiği mesleğin hem “karşılıksız aşk” hem de bir nevi “tek elle ses çıkartmak” kadar hayalperest ve delice bir çaba ihtiva ettiğini düşündüm. Öğretmenlerin aldığı maaş veya içinde bulundukları camianın kalabalık oluşu kanımca bu yalnızlığı ve donkişotvari çabayı göz ardı etmemize asla neden olamaz, olmamalı.

Bu blog, meslek hayatımda elimden geldiğince “bir elin de sesi olabileceğini” cevaplardan çok, soruları çoğaltarak gösterebilmeyi umduğum bir mecra olacak.

Herkese merhaba!

6