Dün Yağmur Yağacak

Özdemir Asaf‘ı öyküleri, şiirlerinin gölgesinde kalmıştır ne yazık ki. Oysa en az şiirlerindeki kadar orijinal bir üsluba sahiptir düzyazı türünde kaleme aldığı eserleri. Şu sıralar “Dün Yağmur Yağacak” isimli öykü kitabını tekrar okuyorum. 1940-1980 yılları arasında yazılmış öyküler, Özdemir Asaf’ın oğlu Olgun Arun tarafından bir araya getirilmiş hatta isimsiz olan bazı öykülere yine oğlu tarafından isim verilmiş. Ocak 1987’de ilk kez Adam Yayınları tarafından yayınlanan bu 70 öykülük toplam, 1998’deki 5. baskının ardından 2004’te İş Bankası Kültür Yayınları’na geçmiş.

cimg0779
Ocak 1987
20200517_223747
Haziran 1998-5. Baskı

 

 

 

 

 

 

 

 

2006’da Epsilon Yayınevi’nden çıkan bu kitap son olarak 2009’da Yapı Kredi Yayınları tarafından Yuvarlağın Köşeleri ve ‘ça kitaplarıyla birleştirilerek “Kırılmadık Bir Şey Kalmadı” adıyla yayınlanmış. 2009’dan Günümüze kadar YKY’de 12 baskı yapmış olması sevindirici fakat bu nispette konuşulduğunu veya geniş bir çevrede bilindiğini düşünmüyorum.

Elimdeki  “Dün Yağmur Yağacak” (Adam Yayınları, 5. baskı) isimli kitaptan kısaca bahsetmek istiyorum. İrili ufaklı 70 metni barından bu kitapta öykü adına bir biçimsel tutarlılıktan bahsetmek mümkün değil çünkü bunlar aslında Özdemir Asaf’ın 20’li yaşlardan itibaren defterlerine tuttuğu notlar. Kimi metinler başlıkları bile koyulmamış, üzerine çalışılmamış öykü taslaklarıyken kimileri Thomas Bernhard’ın kısa öykülerini hatırlatan 5-6 cümlelik minimal (küçürek) öyküler.  “Bademcik Üstüne (s. 31)” gibi rahatlıkla deneme türüne dahil edilebilecek düzyazı örnekleriyle de karşılaşmak mümkün.   40’lı, 50’li yıllarda bilinç akışı tekniğine bu metinlerde sıkça başvurmuş olması dikkate değer. Ayrıca “Bir şeyler söyleyordu.”, “Kuş görünmeyor.” cümlelerinde görüldüğü gibi ünlü daralmasına uğratmadan kullandığı fiillere şiirlerinden de aşinayız. Bu, adeta onun üslubunun alametifarikalarından biri diyebiliriz. 

Bu kitaptaki ilk öykü, “Bir yaz gecesinin az bulunur karanlığında renkler bir araya gelmiş
dinleniyorlardı. İnsanların gözlerinden kaçmış, yorgunluk çıkarmak için az sesli ve kuytu bir yer aramışlardı. Buldukları yer ağaç, toprak ve denizin birbirlerine yakın durdukları bir yerdi.” (s. 7) gibi ilgi çekici bir cümleyle başlıyor. Devamında öykü anlatıcısı, renklerin arasındaki çekişmelere kulak misafiri oluyor.

Kitaptaki favori metinlerimden olan ve bir memurun patronundan zam isteme hatasına (!) düştüğü durumu mizahi bir üslupla konu edinen “Ben Ben’im” isimli öyküyü okumak isteyenler için aşağıda paylaşıyorum. İyi okumalar dilerim.

PDF linki   Özdemir Asaf-Ben Ben’im Öyküsü

 

Ahmet Büke ile “Varamayan” Üzerine

Sevgili Ahmet Büke’nin son öykü kitabı “Varamayan” vesilesiyle okulumuzun sosyal medya araçlarında yayınlamak üzere geçtiğimiz mart ayında yaptığımız mini e-söyleşiyi kaybolmaması adına kendi blogumda da paylaşmak istedim.

VARAMAYAN KAPAK

Ekim 2019’da yayınlanan “Varamayan” isimli son öykü kitabınız 5 ay gibi kısa sürede 4. baskıyı gördü. Okurların ilgisinden memnun musunuz?

Ahmet Büke: Kısa sürede, pek de tanıtım çalışması olmadan bu baskıya ulaşması beni de şaşırttı. Çok alışık olmadığım bir durum olduğu için “tesadüf” vakası diye değerlendiriyorum. Umarım okuyanlar beğenmiştir.

Bazı öykü ve roman kişileri yıllardır yakınımızda ya da çevremizde bir yerlerde yaşar gibidir. Öykülerinizdeki kahramanlardan yalnızca biri geleceğe kalacak olsa hangisini tercih ederdiniz? 

Ahmet Büke:  Varamayan Ahmet kalsın isterdim. Çünkü Ahmet hep yolda. Yolda olmak yaşamaya devam etmek demek. İyisiyle kötüsüyle hayatın içinde olmak demek.

Öykülerinizde geleneksel kalıpların ötesinde,  yeni ve özgün anlatım teknikleri
kullanıyorsunuz. Peki, hayatınızda da öykülerinizde denediğiniz gibi yenilikten hoşlanan biri misiniz?

Ahmet Büke: Başkaları için sıkıcı sayılabilecek ama benim sevdiğim bir hayatım var: az mekân, az insan, az kitap.

Öykülerinizde sürekli  geriye,  geçmişe dönüşler göze çarpıyor. Bunun belli bir nedeni var mı? Ahmet Büke de geçmişe döner mi sık sık?

Ahmet Büke: Rüyalarımda en çok çocukluğumu görüyorum. Gündelik hayatımda pek düşünmüyorum ama öykü yazmaya oturunca da mutlaka çocukluğumdan bir an ya da karakter oluyor.

Öykülerinizi yazdıktan sonra fikrini merak edip paylaştığınız biri var mı? Kendi öz eleştiri süzgecinizi yeterli buluyor musunuz? 

Ahmet Büke: Yakınımdaki bir iki kişiye mutlaka okutuyorum.

Kendinizi edebiyat dünyasında gerek estetik gerek politik bağlamdaki duruşuyla akraba olarak gördüğünüz yazarlar var mı? Varsa birkaçının ismini bizimle paylaşabilir misiniz? 

Ahmet Büke: Sait Faik ile Orhan Kemal’in çırağı sayarım kendimi. Hep öyle de kalacağım.

Vakit ayırıp sorularımızı cevapladığınız için çok teşekkür ederiz. Sağlıkla kalın. 

Ahmet Büke: Sevgiler.

 

 

 

 

 

 

 

 

Tatar Çölü’nde Yaşamı Öğüten Umutlar

“Ya sonra?” diye soruyordu Drogo.

“Sonra mı? Sonrası bu kadar.” diyordu Ortiz, boyun eğen bir gülümsemeyle.” (s.186)

İtalyan yazar Dino Buzzati’nin (1906-1972) Il Deserto dei Tartari yani Tatar Çölü romanı 1940 yılında yayınlanmış. Bu romanı sayesinde adı Kafka, Sartre, Camus gibi yazarlarla anılan Buzzati, hukuk eğitimi almasının ardından yaşamını gazetecilik yaparak sürdürmüş.

Dino Buzzati 1970 © Henri Cartier-Bresson-Magnum Photos

Giovanni Drogo adındaki genç teğmenin Tatar Çölü sınırındaki Bastiani Kalesi’ne tayin edilmesiyle başlar roman. Beklentilerini ve hayallerini karşılamayan bu kaleden bir an önce ayrılmak istemesine rağmen teğmenin her geçen gün kaledeki kurulu düzeninin bir parçası olmasıyla devam eder. “Önünde öyle çok zaman vardı ki. Yaşamdaki tüm güzel şeyler onu bekliyor gibiydi. Aceleye ne gerek vardı?” (s.75) Oysaki gündeliğin ürettiği alışkanlıklar, zamanı baş döndürücü bir hızla yutup gitmektedir. Pelerin diktirmek için gittiği terzi Prosdocimo, geçici olarak orada olduğunu söylemesine rağmen tam 15 yıldır gitmeyi beklemektedir  ve onun gibi diğer askerler de aynı hastalıklı bekleyişin burgacındadır aslında. Bu uyarılarla çok erken karşılaşmasına rağmen gençliğin verdiği özgüven ve kudretle hepsine gülüp geçer Drogo. “Kalmaya en ufak bir niyetim yok.” 

Çağımız, bulundukları yerlerde kalmaya en ufak bir niyetleri olmayan Drogolarla dolu değil mi? Çevremizde kaç kişi yaşamı bulunduğu konumda ve yerde tamamlayacağını kabul ediyor ki? Herkesin biraz daha zamana, paraya ihtiyacı var yalnızca. Çalıştıkları kurumlarda statüsünün artmasını bekleyenler, para biriktirenler, emeklilik için gün sayanlar, ailesini ikna etmeye çalışanlar, ev taksitinin bitmesi için takvim eskitenler, yola çıkmak için yalnızca arabasının eksik olduğuna kendini inandırmışlar, imkânsız tayini bekleyenler… Kısacası her yıl bir şeylerin olmasını bekleyenler, yani bizler, o kadar çoğuz/ çoğunluğuz ki “zaman”, hepimizi “profesyonel bekleyiciler”e dönüştürüveriyor biz farkına bile varamadan.  İşte tam burada aklıma şu soru düştü: Bir insan, özgür olduğunu kendisine nasıl kanıtlayabilir?

tatar

Roman ilerledikçe Drogo’nun olup bitenler karşısında kendini sorgulayacağı yerde, kaleye adeta hapsolmuş askerlerin yaptığı gibi “kazanılmayı bekleyen zafer”e aracılık edecek bir hayali düşman ordusuna, yani Tatarların gelip kaleye saldıracağı fikrine inandığını görürüz. Kaledeki gözcülerin zaman zaman uzakta gördüklerini iddia ettikleri hareket eden karaltıların, olası düşmanların kaledeki askerler için hayati bir önemi vardır. Gün gelecek, kaleyi ele geçirmek isteyenlerle savaşılacak ve yıllarını bu kıpırtısız çölün yanı başındaki kalede geçiren askerler, şerefli bir zafer kazanmış olarak evlerine dönecektir. Oysa hangi zafer, boşuna beklemekle geçmiş bir ömrün diyeti olabilir ki?

Aradan on, on beş yıl geçmesine rağmen Drogo, hâlâ yaşamında önemli bir şeylerin olacağını beklemekte ve çevresindeki arkadaşlarına bakıp kendini avutmakla günlerini geçirmektedir. Fakat artık “umut etmek” bile yirmili yaşlarındaki kadar kolay olmayacaktır. Buzzati işte bizi burada varoluşumuzla acımasız bir biçimde yüzleştirirken sorgulanmamış beklentilerimizin aslında nasıl sessiz sedasız yıkımlara dönüşebileceğini de göstermektedir. Öyle ki gün gelir ve Drogo şehrine döndüğünde orada kendine ait hiçbir şey bulamaz. Yaşamın monoton ritmine esir olduğunu yine kendine itiraf edemese de Bastiani Kalesi’ne dönme kararı güçsüzleştiğinin ilk büyük göstergesi olacaktır.

Aylar, yıllar geçer. Drogo 54 yaşına geldiğinde bu sefer ciddi bir sağlık sorunuyla karşılaşır. Bu sorun da yanında bir “…umudu”nu beraberinde getirir. Burada romanın sonunu anlatmayacağım. “Beklemek cehennemdir.” diyor Shakespeare, günümüz insanının trajedisinin “beklemek” olduğunu 400 yıl önceden tahmin etmişçesine. Dino Buzzati, dünyanın 2. Dünya Savaşı’yla sarsıldığı günlerde yazdığı bu romanda ruhumuzu kelimeleriyle kıskıvrak yakalıyor ve beklemekle geçen hayatları yüzümüze bir ayna gibi tutarak sorgulanmış bir gelecek ümidi için “şimdi”yi ve “hemen”i önemsemeye zorluyor bizi.

“…sonuçta dünyada yapayalnızdı ve onu kendisinden başka sevecek kimse yoktu.”

                                                                                                                                

Yıldız Sarayı Tiyatrosu

Saray, geleneksel tiyatromuz için her daim uygun bir ortam olagelmiştir. Şenliklerde seyirlik oyunlara geniş ölçüde önem verildiği gibi saray içinde de bu oyunların eğitimi ve gösterimi düzenlenmişti. Ayrıca sûr-ı hümayun denilen şenliklerde Batı kökenli gösterilere yer verilmiş, hatta 1675’te Edirne’deki şenlik için Venedik’ten bir opera topluluğu bile getirilmek istenmişti.[1]

Tiyatro müessesesi, Batı’dan mülhem pek çok yenilik gibi öncelikle sarayın himayesinde gelişme imkânı bulmuştur. Bu, tiyatronun gelişmesini kolaylaştıran en önemli etkendir. Metin And’ın araştırmalarına göre Batı tiyatrosu III. Selim döneminde Türkiye’ye girmeye başlamıştır. II. Mahmud, sarayın amatör sanatçıları tarafından icra edilen operetleri izleyebilmek için sarayın bir odasında sahne kurdurmuştur. Abdülmecid devrinde ise Naum Tiyatrosu, “Saray Tiyatrosu” hüviyetinde kullanılmakta, nadiren de olsa Sultan bu tiyatrodaki gösterilere teşrif etmektedir. [2] Sultan Abdülaziz ise Paris’te II Travatore operası ile Giselle balesini, Londra’da Covent Garden’da Auber’in Portici’nin Dilsiz Kızı operasını, Viyana’da Taglioni’nin bir balesini seyretmiştir. Ayrıca Abdülaziz 1863’te saray tiyatrosunda Müslüman oyuncuların sergilediği bir komedya seyrettiğini gazetelerden öğrenmekteyiz. Yabancı ülkelerdeki Türk elçileri, sefaretnamelerinde, raporlarında Batı tiyatrosu üzerine Türkiye’yi aydınlattıkları gibi yurda döndüklerinde, gördükleri tiyatro çalışmalarının Türkiye’de de uygulanması için çevrelerini uyarıyorlardı. Bunlara ilaveten Türkiye’deki azınlıklar, yabancı elçilikler ve Türkiye’ye gösterim vermek üzere sık sık gelen yabancı tiyatro ve opera toplulukları da çok önemli katkılar sunmuştur. Bu toplulukların faaliyetleri Türkiye’deki tiyatro adamlarına ne oynayacakları, nasıl oynayacakları konusunda öğretici, yetiştirici oluyor, bir çeşit okul yerine geçiyordu.[3] Batı tiyatrosunun ülkemizde hızla gelişmesindeki bir başka önemli etken Türk devlet adamlarının ve aydınlarının tiyatroya büyük ilgisidir. II. Abdülhamid’in Hassa ordusu komutanlarından Mehmet Saadettin Paşa’nın Çemberlitaş’taki konağında büyük bir tiyatro yaptırması buna güzel bir örnektir.[4]

Abdülhamid, tiyatroya uyguladığı sıkı denetime rağmen tiyatroya düşkündü ve sarayında düzenli olarak gösterimler düzenlenmesinin yanında, aylıklı yabancı ve yerli sanatçılardan oluşan iki tiyatro topluluğu da bulunmaktaydı. Sultan, 1876’da padişah olunca Yıldız Sarayı’nı büyüterek buraya çekilmiş ve hep burada yaşamıştır. Refik Ahmet Sevengil, “Türk Tiyatrosu Tarihi” adlı eserinde Salih Münir Paşa’nın şunları ifade ettiğini belirtir: “Abdülhamid pek gençliğinde saray tiyatrosuna devam ede ede İtalyan musikisiyle kulağı dolmuş. İtalyan ustalarından saray hizmetine girmiş olan Guatelli Paşa’dan piyano dersleri almış.”[5] Buradan Sultan II. Abdülhamid’in tiyatro ve musikiye olan ilgisi net bir biçimde anlaşılmaktadır. Daha önce aldığı tiyatro kültürü ve İtalyan müziğinin etkisiyle, bu tür kültürel faaliyetlere büyük önem vermesine rağmen Yıldız Sarayı’nda bir tiyatro inşası, bir hayli sonra olmuştur. Bazı yazarlar yabancı davetlilerin ağırlanma programında mutlaka bir opera gecesi bulunduğunu ve bunun da genellikle Beyoğlu’ndaki Naum Tiyatrosu’nda yapıldığını yazarlar.

Abdülhamid, Yıldız Sarayı içinde, Harem bölümünde inşa edilen bu küçük ve dikdörtgen bir salondan ibaret tiyatroyu Vasilaki adlı kalfanın oğlu Yanko Usta’ya 1889’da yaptırmıştır. Sultan Abdülhamid, Yıldız Tiyatrosu’nun planını ise Paris ve Viyana’dan getirilen tiyatro planlarını inceledikten sonra mimar Valori’ye yaptırmıştır. Yıldız Sarayı Tiyatrosu, Fransa’da bulunan “Opéra Royal de Versailles”ın adeta küçük ve daha basit bir haline benzemektedir. Tiyatronun yerini de padişah tayin etmiştir. Tiyatro binasına bahçeden ve kapalı mekânlardan (özellikle Şale Köşkü’nden) rahatlıkla girilebilir olmasına özel itina gösterilmiştir. İçerde padişahın özel locası bulunmaktaydı. Gösteriler arasında padişahın bazı önemli misafirlerini, hatta saray kadınlarını bu locaya davet ettiği belirtilir. Diğer şehzade ve harem kadınları kafesler arkasında, yan mekânlarda otururlardı. Bu locada eskiden emniyet nedeniyle aydınlatma olmadığı belirtilir.

Yıldız Sarayı’nın eski müdürü Sabahattin Türkoğlu’nun verdiği teknik detaylar şöyledir: “Tiyatro, 20×10 m. ölçüsündedir. Tavan yüksekliği ise 7 m. kadardır. Ahşap olan sütunların yükseklikleri 3.10 m.dir. Bütün ahşap sütun ve zarif başlıklar devrin modasına uygundur. Galerideki sütun başlıkları korint, aşağıdakiler ise iyonik stildedir. Dört köşe sütunların ön tarafları, defne yaprağı motifleriyle ve Padişah locasındaki iki sütunun dört bir yanı aynı motifle süslüdür. Alt ve üst katlarda on dörderden yirmi sekiz sütun bulunmaktadır. Sütun başlıkları çepeçevre spiral bitkisel motifleri olan bir kornişi taşırlar. Padişah locası ve galeri parapetleri önünde bulunan dekoratif süslemeler arasında müzik enstrümanları kompozisyonları dikkati çeker. Kompozisyonlar iki telli ve yaylı, iki üflemeli ve iki vurmalı çalgıyla bir nota defterinden oluşturulmuştur. Tiyatronun tabanı parke döşemelidir. Parkeler orta mekânda kare, yanlarda baklava dilimli koyu renkli şeritlerle çevrelendirilmiştir. Duvarlarda yukarıdan aşağı çizgili mavi ve kahverengi kalemişi süslemeler bulunmaktadır. Ayrıca şeritler arasında bitkisel motifli kuşaklar vardır. Tavana geçişler, kavisli zemin üzerine altın varaklı kabartma kıvrık dallar, çelenkler ve zarif konsollarla süslenmiştir. Tavan bir tablo gibi defne yapraklı ve palmetlerle bir çerçeve içine alınmış ve Abdülhamid’in Yıldız Sarayı’nın her tarafına itinayla dekore ettirdiği yıldız motifleriyle bezelidir. Buradan aşağı sarkan bronz avize, tiyatronun tek orijinal avizesidir. 5×4 m. ölçüsündeki padişah locasının tavanında ayrı bir tezyinat vardır. Galeri ve locada tavan yüksekliği 3.30 m.’dir. Buna göre rokoko süslemeli ve kavisli kasnak türündeki tavan ile iki sıra bitkisel motiflerle süslü bordürle çevrilidir. Sahne, önden altın yaldızlı kenger yaprağı motifleriyle bezeli büyük bir çerçeve içinde görülmektedir. Bunun ölçüsü 5.10×5.10 m.dir. Yani bir kare biçimdedir. Sahne derinliği, çıkını hariç 6 m.dir. Önde çerçeveler içinde manzara resimleri ve buketler vardır. Giriş kapısı süssüz ve sade yapılmıştır. Kapıyı çevreleyen mermer blokların içine gömme olarak beyaz mermer döşenmiştir.”[6]

2020-05-07_19-03-15

Yıldız Sarayı Tiyatrosu’yla ilgili yazılmış müstakil bir eser olmamakla birlikte Prof. Dr. Metin And’ın 27 Mart 1987 tarihinde Dünya Tiyatrolar Günü münasebetiyle Yıldız Sarayında düzenlenen program için özel olarak hazırlandığı “Saraya Bağlı Tiyatrolar ve II. Abdülhamit’in Yıldız Sarayı Tiyatrosu” adında 25 sayfalık bir kitapçık mevcuttur. And’ın o gün yaptığı konuşmayı içeren bu kitapçıkta daha çok yabancı gezginlerin seyahatnamelerinden yola çıkarak İstanbul ve saraydaki tiyatro faaliyetleri anlatılmıştır. Kaynakçaya yer verilmemiş olsa da dilimize henüz çevrilmemiş birçok seyahatnameden tiyatro tarihimize dair önemli bilgi ve gözlemler içerdiği için değerli bir konuşma metnidir.

Başbakanlık Osmanlı Arşivlerinden elde ettiğim Yıldız Sarayı Tiyatrosu ile ilgili göze çarpan birkaç belge ise şu konulardadır:

  1. İtalyan asıllı tiyatro oyuncularının iki yıl süreyle sarayda istihdamı için Hazine-i Hassa Nezareti’nce düzenlenen kontrat. (1313 Ş 14 )
  2. Geliri umur-ı hayriyeye aid olmak üzere verilecek tiyatronun biletlerinin dağıtıldığı. ( 1324 S 27)
  3. Saraydaki tiyatro bölümü için Seresvabi tarafından istenen ve keşfi yapılmış olan eksiklerin mübayaası. (1325 Ş 27)
  4. Yıldız Sarayı’ndaki tiyatro mahalli için sandalye tedariki. ( 1326 M 23)

Yukarıda II. Abdülhamid döneminde sarayda maaşlı olarak çalışan tiyatrocuların olduğunu zikretmiştik.  İtalyan oyuncularla yapılmış, çift dilli bir belge örneği olan kontrat bunun kanıtını oluşturmaktadır. İkinci belge, zaman zaman hayır işleri için düzenlenen tiyatro gösterilerine güzel bir örnek teşkil etmektedir. Üçüncü ve dördüncü belgelerde tiyatro mahallinin yenilenmesi için yeni sandalye, yol halısı, kumaş gibi malzemelere ihtiyaç olduğunu ve bu amaçla bir keşif defteri hazırlanarak detaylı biçimde tedarik edilmesi gerekenlerin belirlendiğini görebiliyoruz.

İstanbul’da tiyatronun 19. yy.da sıçrama göstererek gelişmesinde şüphesiz ki Osmanlı sarayının rolü çok büyüktür. Yukarıda adını saydığımız sultanların özel ilgisi ve hamiliği devreye girince yerli ve yabancı olmak üzere, tiyatro sanatıyla iştigal eden birçok kimsenin, kayıtların da bize gösterdiğine göre payitahtı mesken tutmuş olmasına şaşırmamak gerekir. 19. yy.dan 20. yy.ın başlarına kadarki süreçte tiyatronun ülkemizde müesseseleşmesi Cumhuriyet dönemindeki tiyatro faaliyetlerinin de temelini oluşturmuştur.

                                                                                                                 Ali Esen

 

[1] Metin And, Tanzimat Ve İstibdat Döneminde Türk Tiyatrosu 1938-1908, İş Bankası Yayınları, Ankara 1972, s. 21-22

[2] Nazende Yılmaz, “Osmanlı Sarayı’nın Tiyatroları”, http://acikerisim.fsm.edu.tr:8080/xmlui/bitstream/handle/11352/2016/Y%C4%B1lmaz.pdf?sequence=1,      (ET: 12.01.2017)

[3] Metin And, Osmanlı Tiyatrosu, Dost Kitabevi, Ankara 1999, s. 18-19

[4] Dilek Özhan Koçak, 19. Yüzyıl İstanbul’unda Kültürel Dönüşümün Sahnesi Osmanlı Tiyatrosu, Parşömen Yayıncılık, İstanbul 2011, s. 226

[5] Refik Ahmet Sevengil, Türk Tiyatrosu Tarihi, Alfa Yayınları, İstanbul 2015, s. 481

[6] Sabahattin Türkoğlu, “Abdülhamid’in Alman İmparatoru Wilhelm İçin Yaptırdığı Yıldız Sarayı Tiyatrosu”, Antik & Dekor Dergisi, S: 23, İstanbul 1994, s. 74-76

 

 

 

Yeni Medya ve Edebiyat İlişkisi Üzerine

“Sosyal Medyada Yapılan Şiir Paylaşımlarının Güvenilirliliği: Instagram Örneği” isimli edebiyat projemiz için Kadir Has Üniversitesi, İletişim Fakültesinden Sayın Doç. Dr. Çiğdem Bozdağ ile öğrencilerimin Kasım 2019’da “yeni medya ve edebiyat ilişkisi” üzerine yapılan bu mülakatı, yine konunun güncelliği nedeniyle paylaşıyorum. İyi okumalar. 

Sosyal medya araçlarının sanata, özelde edebiyata olan etkisini nasıl gözlemliyorsunuz?

DOÇ. DR. ÇİĞDEM BOZDAĞ: Sosyal medyanın genel olarak bizim hayatımızda değiştirdiği çok fazla şey var ama belki sanat ve edebiyatla alakalı olarak yarattığı bir ilgi ekonomisi var. İlgi ekonomisi ile neyi kastediyorum. Modern hayat tarzları içinde şehir hayatında özellikle mesela İstanbul gibi bir metropol içinde insanların zamanı gerçekten çok kısıtlı. Dijital iletişimle beraber sadece sosyal medyayı değil belki interneti ve mobil iletişimi katmak lazım bu işin içine. Bir bilgi bombardımanı oluyor aslında ulaşabileceğimiz kaynaklar, okuyabileceğimiz şeyler açısından çok ciddi bir artış var. Bunların yani arkasının gelmediğini görüyoruz. Hepsini doğrulamak çok da mümkün değil ama öte yandan da ilgimizi yöneltebileceğimiz alan çok daralıyor. Bu da hem kullanıcı açısından zorluk yaratıyor gerçekten hangi kaynağı kullanacağını bilemiyor. Kimi baz alması gerektiğini bilemiyor. Bu, edebiyat açısından da böyle; sanat açısından da böyle. Öbür tarafta üreticiye baktığımızda da yine bu ilgi ekonomisinin bir etkisi olduğunu görüyoruz çünkü mümkün olduğunca kısa zamanda mümkün olduğunca fazla insanın dikkatini çekmeye çalışıyor üretici. Bunun haricinde yeri geldiğinde etik sınırları da yasal sınırları da zorlayabiliyor. Daha dikkat çekici daha sansasyonel daha insanlara hitap eden içerikleri kullanabiliyor veya isimleri kullanabiliyor. O açıdan aslında bir yandan böyle bir sıkıntı yaratıyor. Ama öte yandan hiçbir şey bu kadar siyah beyaz değil. Başka avantajları da var. Edebiyatın gelişmesine katkı sağlayabilecek potansiyeli de var sosyal medyanın. Mesela edebiyatla ilgili konuşan ve ilgilenen, fikir alışverişinde bulunmak isteyen insanların da sosyal medyayı bir araya gelmek adına, fikirlerini yazmak adına kullandığını da görüyoruz. Yani öyle de bir potansiyeli var bir yandan. Örgütlenmek ya da benzer düşünen, benzer şeylere ilgi duyan, benzer şeyleri seven insanların bir araya gelmesini sağlayabilme potansiyeli var. Bunu çok da kolaylaştırıyor. Küçük bir yerde yaşayan bir insan bile kendisi gibi diyelim ki bir şairi, yazarı seven insana birkaç tıkla ulaşabilir. Bu da aslında bir yandan yarattığı bir potansiyel. Üretimi de kolaylaştırıyor. Bir yazar açısından düşündüğünüzde yine diyelim ki çok fazla kaynağı olmayan, çok fazla bağlantıları olmayan bir insan sosyal medyayı kullanarak kendi yaptıklarını, kendi yazdıklarını tanıtma şansına sahip. Aslında bu da bir potansiyel. Üretimi de kolaylaştırıyor. Yani buna bakarken biraz da dengeli bir biçimde, artılarını ve eksilerini değerlendirerek gitmek gerekiyor. Sosyal medya tek başına bir öcü de değil tek başına tamamen pozitif değerlendirilebilecek bir iletişim ağı da değil.

Sosyal medyada yapılan paylaşımlar, insanların kimliklerini oluşturmasında nasıl bir rol oynamaktadır? Özellikle edebi paylaşımların bu süreçte önemli bir araç olarak kullanıldığını düşünüyor musunuz?

DOÇ. DR. ÇİĞDEM BOZDAĞ: Aslında “medya ve kimlik” üzerine baya bir şeyler yazılmış. Aslında insanların kimliklerinin oluşmasında ciddi bir rol oynuyor. Birincisi kaynak olarak çünkü kendimizi nasıl tanımlıyoruz, aslında çevremizde gördüğümüz, okuduğumuz, izlediğimiz şeyler bize orada bir kaynak oluyor. Onlar üzerinden kendimize bir pozisyon belirliyoruz veya orada gördüğümüz şeyleri benimsiyoruz. Kendimize ait hale getiriyoruz. Bir yanda böyle bir işlevi var. Öte yandan da bugün sosyal medyaya baktığımızda insanlar kendisi aktif olarak kendini orada sunma şansına sahip olduğu için orası bir kimliği gösterme ve kimliği yaşama mecrası haline geliyor. Bunun geri dönüşü de var tabii. Orada bir şeyler paylaşabilmek adına da insanlar günlük hayatlarında bir şeyler yapmaya başlıyorlar. Böyle süregiden bir şey olarak düşünebiliriz belki. Edebiyat burada nasıl bir rol oynuyor, derseniz bence burada bir topyekûn bir şey söylemek çok mümkün değil. Edebiyatı çok seven bir insan için kimliğinde zaten onun ciddi bir rolü vardır. Okuduğu şeylerin, tükettiği şeylerin etkisi mutlaka vardır. Ama onun dışında edebiyat, zaten sosyal medyada çokça araçsallaştırılarak dolaşıma giriyor. Bağlamından koparılarak, aforizmalar ya da küçük ve çok dikkat çekici sözler aslında belki koca bir romanın içinden bir cümleyi çekip insanlar alıyor. Mutlaka bunların da insanların kimlik oluşturmasında bir etkisi vardır ama çok farklı bir yere de taşınmış oluyor anlamı. Bunu da değerlendirmek lazım herhalde. Ben ciddi bir etkisi olabileceğini düşünüyorum çünkü baktığımız zaman ne görüyor insanlar, ne paylaşıyor, ne okuyorlar sosyal medyada; bunun ciddi bir kısmı edebiyatla alakalı.

Her insanın bir içerik üreticisi olarak katılabildiği yeni medya araçlarında, yalnızca edebiyat değil her alanda sahte bilginin dolaşıma girmesi başlı başına bir sorun. Sosyal medya okuryazarlığı eğitimi buna bir çare olabilir mi?

DOÇ. DR. ÇİĞDEM BOZDAĞ: Sahte bilginin dolaşıma girmesi hakikaten bir sorun. Edebiyatta bu kadar ciddi bir sorun olduğunu ben de sizin yaptığınız araştırma sayesinde biraz daha görmüş oldum. Ama onun dışında da yani toplumda yaşadığımız şeylerle ilgili örnek veriyorum Türkiye’de yaşayan Suriyeliler, bu insanlarla ilgili o kadar çok yanlış bilgi dolaşıyor ki ama bu bir yandan da hiçbir şekilde yanlışlanamadığı için, bu miktarda da dolaşıma girdiği için sanki doğru bilgiymiş gibi insanlar tarafından baz alınıyor, kullanılıyor, tekrar paylaşılıyor. Edebiyat için de aynı şey geçerli. Yanlış bilgi, birine atfedilmiş yanlış bir şiir dolaşıma girdi mi bunun geri dönüşü gerçekten çok zor. Yanlış bilgi, haber açısından bunu yapan “Fact-checking kurumları” dediğimiz “doğrulama kurumları” diye de Türkçeye çevrilen kurumlar var. teyit.org, dogrulukpayi.com vesaire gibi başka kurumlar da var. Artık sosyal medya kurumları da buna önem veriyorlar. Mesela Facebook bu tür kuruluşları desteklemeye çalışıyor veya ön plana çıkarmaya çalışıyor. Yine benzer şekilde Twitter, önlemler almaya çalışıyor. Sahte hesapları kapatıyor vesaire, o konuda bir duyarlılık var ama edebiyat konusunda bence yeterli bir duyarlılık henüz yok. İnsanlar şeyin de çok farkında değiller herhalde. Sosyal medyada dolaşıma giren şiirlerin ne kadarı gerçekten atfedilen şairlere ait ya da sözlerin ne kadarı atfedilen yazarlara ait. Bu da çok yeni bir şey olmasa da sosyal medya bunun boyutunu ve hızını arttırıyor. Eskiden de belki bazı yazarlara atfedilen yanlış aforizmalar oluyordu. Daha geçenlerde hatta bununla ilgili bir şey okudum. Sanırım Ursula Le Guin, kendisine atfedilen bir sözün senelerce aslında öyle olmadığını söylemeye çalışmış ama kendisinden bağımsız olarak o söz, dolaşıma girmiş bir kere ve bir sürü kitapta alıntılanmış, bir sürü yerde yer almış. Medya okuryazarlığı, yeni medya okuryazarlığı veya sizin de belirttiğiniz gibi sosyal medya okuryazarlığı buna bir çare olabilir mi, bir yere kadar olabilir. En azından şunu sorgulama bilinci olabilir insanlarda. Burada okuduğum her şey doğru mu, kaynağı nasıl doğrulayabilirim, emin olabilir miyim, bu kaynağa güvenebilir miyim gibi bir soru işareti bile oluşması insanların kafasında, olumlu bir adımdır. Ama tabii sadece tek başına herhalde yeterli olmaz. Özellikle edebiyata baktığımızda, edebiyat okuryazarlığından da belki bahsetmek lazım ki en azından ayırt edebilsin insanlar veya şüphelenebilsin hani bu şair böyle bir şey gerçekten yazmış mıdır, diyebilsin. Biraz o konuda da belki ilginin artması gerekiyor buna çare bulabilmek adına. İşin yasal boyutu da biraz daha güçlendirilebilir. Orada da yasal boşluklar var.

İnternet; hızla kayan görüntülerin, anlık paylaşımların ve bir anda belirip yok olan akımların hâkim olduğu sosyal medya siteleriyle aslında iletişim kültürünü yeniden şekillendiriyor. Bu iletişim kültürü, sizce yüzeyselleşmeyi mi teşvik ediyor?

DOÇ. DR. ÇİĞDEM BOZDAĞ: İlk başta söylediğim şeye tekrar bağlanmış oluyor aslında. Yani yüzeyselleşme mi çok emin değilim çünkü her şeyi yüzeyselleştirdiğini iddia edemeyiz. Aksine çok daha derin, daha karmaşık işler de yapılıyor veya insanlar birlikte bir şeyler oluşturabiliyorlar. Belli ilgi alanlarına odaklanan toplulukların bir araya gelmesini sağlıyor. Dediğim gibi bunları da göz önünde bulundurmamız lazım. Ama tabii gerçekten o zamansal kısıtlılık ve bilgideki artış, bizim gitgide konsantre olabilme süremizi de azaltıyor. Buna dair yapılmış çalışmalar da var. İnsanların dikkat aralığı gerçekten daralıyor. Çok çabuk geçebiliyoruz bazı şeyleri sosyal medya içinde. Bir şeyi sadece bir saniye içinde okuyup sorgulamadan başka bir şeye devam edebiliyoruz. O açıdan bence belki hızlı tüketimi arttırıyor, o da bir yüzeyselleşmeye bir nevi katkı sağlıyor tabii ki. Ama gerçekten bunu tek yönlü değerlendiremeyiz diye de düşünüyorum. Yani eş zamanlı olarak birbiriyle çelişen şeyler de olabiliyor. Dijital medya da buna katkı sağlıyor aslında bir yandan.

Sosyal Medyanın Edebiyata Etkisi

“Sosyal Medyada Yapılan Şiir Paylaşımlarının Güvenilirliliği: Instagram Örneği” isimli edebiyat araştırmamız, 2019 yılında düzenlenen 50. 2204-A Lise Öğrencileri Araştırma Projeleri Yarışması’nda önce İstanbul Avrupa Bölgesi birinciliği, daha sonra Türkiye üçüncülüğü derecesi kazanmıştı. 10. sınıf öğrencilerim Bensu Şenel ve Gökçe Su Aksoy, projemiz için benim de vaktiyle İstanbul Üniversitesinden hocam olan Sayın Prof. Dr. Ali Şükrü Çoruk ile bir mülakat gerçekleştirdi. Kasım 2019’da yapılan bu mülakatı, konunun güncelliği nedeniyle blogumda paylaşmam gerektiğini düşündüm. İyi okumalar.

TO

Sosyal medya araçlarının sanata, özelde edebiyata olan etkisini nasıl gözlemliyorsunuz?

PROF. DR. ALİ ŞÜKRÜ ÇORUK: Sizin de bildiğiniz gibi sosyal medya araçları -Twitter, Instagram, Facebook başta olmak üzere- özellikle son 10 yılda hayatımıza girmiş yeni iletişim vasıtalarıdır. Bu iletişim araçlarının kendisinden önce var olan konvansiyonel dediğimiz geleneksel medya araçlarından; gazetelerden, dergilerden hatta televizyondan farkı her zaman, her an o iletişim imkânını kullanmak, o iletişim organında bir şeyler paylaşmak şansına sahip olabildiğiniz gibi paylaşılanları okuma olanağını da elde etmenizdir. Bu araçlar internetle birlikte yaşamımıza dahil olmuş ve “yeni medya” olarak adlandırılmıştır. Bu iletişim enstrümanları, sadece belli alanlarda kullanılmaz, hayatın hemen hemen bütününü kapsar vaziyettedir. Edebiyat da sanatın diğer dalları da buradaki yerini alır. Yani sanat, edebiyat içerikli paylaşımlar olanca hızıyla bu medya araçlarında karşımıza çıkmaktadır. Bu durumu hem olumlu hem de olumsuz taraflarıyla düşünebiliriz. Bir defa bardağın dolu tarafından bakacak olursak edebiyatı daha geniş kitlelere yayma; edebî ürünlerden, sanatçılardan, edebî eserlerden haberdar olma açısından büyük bir kesim için önemli bir imkân sağlanır. Teknik açıdan bakıldığında bunun kolaylaştırıcı bir tarafı vardır, hatta esere, yazara ulaşma olanağı olmayan kişiler için sanal ortamda da olsa erişim şansı verdiğinden önemli bir fırsattır. Dolayısıyla sanatın tanınırlığını ve bilinilirliğini arttırma yönüyle sosyal medyanın teknolojik olarak önemli imkânlar barındırdığını teslim etmek durumundayız. Hatta olumlu yanından bakacak olursak sosyal medyayı kullanan bütün yazarlar, eleştirmenler, editörler bunu yapmasa da içlerinden bazılarının kendilerine sorulan bir soruyu cevapladıklarını biliyoruz. Bu normalde okuyucu-yazar ilişkisi bakımından daha önceki dönemlerde olmamış yahut çok sınırlı sayıda kalmış bir vaziyettir. Bunun yanı sıra iyimserliğimizi korumakla birlikte olumsuz taraflarının çok daha fazla olduğunu söylemek durumundayız. Niye iyimserliğimizi korumak zorundayız, dedim çünkü sosyal medya insanlık tarihinin son 10 yıllık döneminde hayatımıza girmiş bir kavram ya da araçların bütünüdür. Yani ileride çok daha iyi bir noktaya gelebileceğini düşünerek, bunu umut ederek böyle bir iyimserlik taşıdığımı söyleyebilirim. Tam tersi de olabilir yahut şunu da göz ardı etmemek lazım ki bu araçlar hayatımızdan da çıkabilir. Çünkü işin bir de ekonomik boyut var ve bir arz-talep durumu söz konusu. Yarın bir gün -Messenger örneğinde olduğu gibi- talep ortadan kalktığında, Messenger benzeri iletişim araçlarının daha iyileri ortaya çıktığında –sosyal medya bunlardan birisidir- hayatımızdaki eski yerini muhafaza edemeyebilir. Dediğimiz gibi bu araçlar elbette ilelebet hayatımızda kalacak diye bir şey yok, biz sadece bugünkü gerçek üzerinden hareket ederek görüş ortaya koyabiliriz. Daha önce de ifade ettiğim gibi takip edebildiğim kadarıyla manzara, edebiyat açısından olumlu anlamda pek iç açıcı değil. Elbette bu işi  -sanata, edebiyata katkı anlamında- hakkıyla yapan faydalı ve ciddi hesaplar var fakat bunun yanı sıra bir kontrol mekanizması olmadığı için doğal olarak insanlara “Sen edebiyat paylaşımı yapma, sen şu paylaşımı yap.” diye bir zorlama, bir tavsiye verme durumunda olmadığımızdan dolayı, 8 yaşındaki bir çocuğun da 70 yaşındaki bir insanın da bunu yapması mümkün. Hangi meslek grubuna ait olursa olsun insanlar bunu yapma hürriyetine sahiptir. Hatta bunun için bir okul bitirmesine de gerek yoktur. Böylesine kaygan, akışkan, birbirinin içine geçmiş bir hayatın sonucudur bu durum. Kontrolün yerini kontrolsüzlüğün aldığı böyle bir ortamda da elbette çok olumlu sonuçlar çıkmayacaktır. Edebiyatla ilgili paylaşımların ne kadarının doğru olduğunun, 280 karakterlik Twitter paylaşımlarının hangilerinin asıl metni karşıladığının tespit edilmesine yönelik bir araştırmaya girilirse buna olumlu bir cevap vermenin zor olacağına inanıyorum. Çünkü edebiyat hesaplarında şöyle de bir durum var. Hesabı yöneten kişi, bir şiiri seviyor ama şiirin beğenmediği yahut onaylamadığı kısımlarını da değiştirebiliyor. Buna bir yeniden yazım mı diyeceğiz yoksa başka bir isim mi verilmesi gerekiyor bilmiyorum. Hatta öyle paylaşımlar var ki şairin hiç yazmadığı bir şiiri yahut başka bir şairin şiirini, hiç ilgisi olmayan bir diğer şaire atfetme, onun yazdığını iddia etme gibi durumlar söz konusu. Çünkü bu süreç zincir halinde ilerlediği için mısralar başkasından alınmış olsa bile bilmeden böyle bir yanlışlığın içerisine düşülebiliyor. Yani sadece bilerek yapılan hatalar değil bunlar; bilmeden, farkında olmadan bir yanlışlığın taşıyıcısı, aracısı olma konumuna düşülebiliyor. Bu hesapları yöneten kimseler, kendi kimliklerini de açık etmek istemiyorlar yahut genel isimler kullanıyorlar. Mesela “şiir bahçesi, şiir sitesi” gibi genel isimler daha çok takipçi toplayacağından gerçek adlarıyla, kurumsal kimlikleriyle paylaşım yapan insan sayısı da çok az.

Edebî eserlere ait alıntıların kaynak belirtilmeden ya da yanlış isimlere atfedilerek sosyal medyada paylaşılmasının edebiyatımıza zarar verdiğini düşünüyor musunuz?

PROF. DR. ALİ ŞÜKRÜ ÇORUK: Elbette bir zarar veriyor. Bu tarz hesaplar -gönül arzu eder ki- işinin ehli, edebiyatı seven ve daha da önemlisi okuru, takipçileri düşünen, takipçileri doğru yönlendirmeyi amaçlayan kişiler tarafından yönetilsin. Böyle olduğunda yanlış, çok daha az olacaktır. Hiç yoktur, olmayacaktır demiyorum ama yanlış daha az olacaktır. Takipçilerin hem bir metnin doğruluğunu yanlışlığını kontrol etmek için zamanı yoktur hem de öyle bir kaygısı yoktur. Bu acaba doğru mu yanlış mı endişesiyle hayatımızı devam ettiremeyiz. Önümüze bir metin gelmiştir, sevdiysek doğru kabul ederiz ve bunun başkaları tarafından da bilinmesini isteriz yahut takipçi sayımızı arttırmak için paylaşırız. Pek çok faktör var. O yanlış paylaşımların bu kadar çok olmasının yahut bu kadar çok takip edilmesinin, paylaşılmasının sebepleri sadece onun beğenildiği anlamına gelmemeli. Kişi şunu da düşünebilir: Bu bana daha fazla takipçi kazandırır, hemen paylaşayım. Bunu sadece edebiyatta değil; siyasî konularda, özellikle tarih konusunda da görüyoruz. Bu bağlamda Twitter’da fazlasıyla gerçekle ilgisi olmayan bazı paylaşımlar mevcut. Aynı zamanda belli bir kitlenin hoşuna gidecek ve kendisine takipçi kazandıracak yüzlerce paylaşım da var, özellikle vahşet görüntüleri bunlar arasında ilk sıradaki yerini alır. Popüler olma yaklaşımları da söz konusudur. Dolayısıyla bunlar -paylaşım konusunda ciddi davranan, kaynağa göre hareket eden siteleri yahut hesapları ayrı tutarak söylüyorum- büyük ölçüde belli bir kaynağa yönelerek, belli bir kaynaktan hareketle yapılan paylaşımlar değildir. Geçen yıl Twitter’da bir twit zinciri yapmıştım. Daha sonra gençlerin çok rağbet ettiği bir sitede bu twit zincirindeki cümlelerimin alt alta getirilip bir yazı oluşturularak yayınlandığını tesadüfen gördüm. Benden söz edilmiyor o yazıda. Sıradanlaştı artık bu tip şeyler. İnsanlar, takipçi toplamak ve popüler olmak adına başkalarının twit’lerini de çalıyorlar. Bunu yapan kişi ve hesapların çok olduğunu düşünürsek elbette bir edebî metnin yanlış bir şekilde paylaşılmasından da çekinilmez. Bunun pek çok faktörü var: Takipçi toplamak ve anlık beğeni kaygısı. İnsanların bir şeyi beğendiğinde, acaba bu doğru mu, diye düşünecek zamanı yok. Bu da nitelikli edebiyat ürünlerinin maalesef tahrif edilmiş şekilde okuyucuya ulaşmasıyla sonuçlanıyor. Dolayısıyla zararlarının şimdilik çok daha fazla olduğunu söylemeliyim. Ama tekrar ediyorum: Sosyal medya gerçeğinden kaçmamız mümkün değil.  Geleceğe yönelik olarak da bunların çok kontrollü olmasını arzu ediyoruz. Niye böyle bir iyimserliğim var çünkü gazete de 18. yy.’da yaygınlık kazandığında bu tarz haberler çıkıyordu. İnsanlar bütün duygularını, nefretini birkaç yapraklık gazetelerle yaymaya çalışıyordu. İletişim araçlarının çıkışında bu aksaklıklarla karşılaştık. Dolayısıyla sosyal medyadaki aksaklıkların da ileride iyileşmeye uğrayacağını ümit ediyorum yahut bu araçların yerine başka araçların da kullanıma çıkacağını düşünebiliriz.

Sait Faik’in “Alemdağ’da Var Bir Yılan” adlı hikâyesinde geçen “Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey.” cümlesiyle sosyal medya sayfalarında sıkça karşılaşırız ama devamındaki “Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor.” cümlesinden haberdar insan sayısı azdır.  Sizce sosyal medya, eserlerin bütünlüğünün parçalanarak özlerini yitirmesi ve edebiyat anlayışının yüzeyselleşmesi gibi problemleri beraberinde getiriyor mu?

PROF. DR. ALİ ŞÜKRÜ ÇORUK: Evet, bu söylediğinizi getiriyor elbette. Bu iki cümle birlikte düşünüldüğünde kişi üzerinde ortaya çıkacak etkiyle baştaki cümlenin etkisi birbirinden farklıdır. Baştaki cümlenin tesir gücü daha fazla olacaktır.  “Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey.” cümlesi diğeriyle birlikte düşünüldüğünde anlam kaymasına uğrayacak, ilginin azalmasına yol açacak ve o baştaki etkiyi kaybedecektir. Bir de sosyal medyaya niye girdiğimizle alakalı bu durum. Sosyal medya, biraz da kişisel bir alan. Kişisel alan olduğu için, özellikle anonim hesaplar, insanların ifade edemediği, en yakın arkadaşlarına bile anlatamadığı şeyleri hiç tanımadığı, müstear isimlerle görünen “arkadaşlara” ifade etmesine sebep olabiliyor. Bu aynı zamanda bir deşarj vasıtasıdır da. “Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey.” cümlesi etrafında tanıdıklarınızla çok şey konuşamayabilirsiniz. Ya alaya alınırsınız ya da “Aa! Sen âşık mı oldun? Böyle düşünmeye başladın.” türünden konuşmalara muhatap olursunuz. Sosyal medyada bu ayıplamalardan azade bir şekilde bir cümle hakkında çok şey söyleyebilirsiniz. Size gelen cevaplar ışığında kendinizi orada çok daha rahat hissedersiniz. Tanıdıklarınızın bulunduğu ortamdan çok daha rahat bir ortama taşınmış olursunuz. Ayrıca bir seçim vardır ve sosyal medyanın şartları insanları buna zorluyor. Sosyal medyaya bir romanı yükleyemezsiniz, bir hikâyeyi yükleyemezsiniz. Yüklediğinizde de etkileşiminiz olmaz zaten. Kim okuyacak? Çünkü bu, yaşadığımız hayatın bir sonucu. Vaktimiz yok. Vaktimiz olmadığı için de kısa cümleler, etkileyici sözler üzerinden gidiyoruz. Çok çabuk okuyabileceğimiz cümleleri tercih ediyoruz. Beğenmeye ve beğenmemeye, o an karar vermemiz lazım. O an yapabilmemiz için de kısa metinlere ihtiyacımız var. Sait Faik’in cümlesinin burada bağlamından koparılarak alındığını görüyoruz. Bu cümle, Sait Faik okumamış birinde bir şiirden alınmış parça,  tek bir mısra intibaı uyandıracaktır.

Edebiyatın kendisinden bir şey kaybetmeden sosyal medyada var olabilmesi için neler yapılabilir?

PROF. DR. ALİ ŞÜKRÜ ÇORUK: Yapılacak şeyler elbette var. Edebiyata katkı anlamında hem nitelikli bir edebiyat okuru yetiştirme hem de kaliteli edebiyat eserleri ortaya koyma anlamında sosyal medyanın avantajları olabilir. Ama bu amaçlara yönelik olabilmesi, hesapları kimlerin yönettiğine bağlı. Zevkine, düşüncelerine, görüşlerine, ortaya koyduğu edebiyat ürünlerine güvenilir kişilerin yönettiği hesaplar, bu noktada katkı sağlar. Bununla beraber bu niteliklere sahip olmayan kişilerin yönettiği hesapların ise çok fazla katkıda bulunacağını zannetmiyorum. Sözünü ettiğim hesaplar biraz da nitelikli okur isteyen hesaplar. Yani karşısında muhatap alacağı kişilerin nitelikli okur olması lazım. Bununla beraber baktığımızda, edebiyat olayları etrafında meseleyi düşündüğümüzde ise tam tersi bir sonuçla karşı karşıyayız. Sosyal medyadan beslenen bir yazarın ortaya koyduğu bir kitap 70-80 bin basıldı. İsmini vermeyeceğim, siz biliyorsunuz. Sosyal medyadan beslendiği belli. Yaptığı bazı yanlış alıntılar doğrultusunda söylüyoruz bunu. Kötü yönetilen hesapların ortaya çıkardığı sonuçla iyi hesapların ortaya çıkardığı sonuç birbirinden farklı. Sosyal medya bir gerçek ve bu araçlar herkes tarafından kullanılıyor. Artık insanlar televizyon seyretmiyor, sosyal medyayla ilgileniyor. Bu gerçeği de kabul etmemiz lazım. Türk televizyon sektörü krizde. Seyirci toplayacak yapımlar, diziler ortaya çıkmıyor eskiye nazaran. İnternet dizileri çıkmaya başladı. Devlete düşen bir görev var mı? Elbette var. Kurumlar vasıtasıyla sahih, güvenilir hesaplar oluşturup bunu gerçekleştirebilir. Daha nitelikli bir edebiyat okuru oluşturma yönünde çaba sarf edilebilir diye düşünüyorum. Aslında bu sadece devlete düşen bir görev değil kişilere de düşen bir görev. Bunu vakıflar yapabilir ya da edebiyata gönül vermiş herkes, başta öğretmenler olmak üzere katkıda bulunulabilir. Edebiyat kitaplarında da bu yanlışlar yapılıyor. Öğretmenlerin hazırladığı, bir üst kurul tarafından denetlendiği, daha sonra basımına karar verildiği ciddi bir süreçten geçtiği düşünülen yapımlarda da dikkate değer yanlışlıklar var. Geçen gün bir kitapta Âsaf Hâlet Çelebi’nin yerine bizim bir hocanın fotoğrafının konulduğunu gördük. Bu hem komik hem de gelecek açısından da kaygı verici bir durum. Sosyal medya okuryazarlığı eğitiminin uzman hocalarca çok ciddi bir şekilde verilmesi gerekir fakat Türkiye gerçeğini de unutmamak lazım. Evet, bazı dersler konuluyor ama o dersleri kim veriyor? Tahminimce devlet okullarında ders sayısı az öğretmenler veriyor. Bu dersi verecek olanlar bu alanda ek bir formasyon almış edebiyat hocaları olabilir. Ayrıca bu yanlışların da sebepleri araştırılarak öğrenciyi o hesapların yanlış olduğuna ikna etmek gerekir. Bu yanlıştır, deyip bırakamazsınız. Takip etmeyin, demek çözüm yolu değil.

 

Yazar Kartvizitleri

Sizlerle Taha Toros Arşivi’nden derlediğim ünlü edebiyatçılara ait kartvizitleri paylaşıyorum. Dönemin tasarım anlayışını ve ünlü şahsiyetlerin kartvizitlerinde kendilerini nasıl tanıttıklarını görmek bakımından ilgi çekici olacağını düşünüyorum.

2020-05-06_13-45-59
Şâir Nigâr Hanım
2020-05-06_13-45-38
Şâir Nigâr Hanım
2020-05-06_13-46-31
Yahya Kemal
2020-05-06_13-47-05
Karaosmanoğlu Yakub Kadri
2020-05-06_13-46-47
Yakup Kadri
2020-05-06_13-44-51
Memduh Şevket-Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi

2020-05-06_13-44-10

 

2020-05-06_13-44-29

 

2020-05-06_13-42-58
Ali Ekrem (Bolayır) (Namık Kemal’in oğlu)
2020-05-06_13-43-29
Ali Ekrem (Bolayır) (Namık Kemal’in oğlu)
2020-05-06_13-42-13
Ali Canip (Yöntem)
2020-05-06_13-41-49
Ahmet Rasim- Vatan Gazetesi Muharrirlerinden
2020-05-06_13-41-08
Abdülhak Şinasi Hisar

2020-05-06_13-43-47

 

2020-05-06_13-45-19

Romansız Yaşıyamam (Nermi Uygur)

İkinci dönem 10. sınıflarda roman ünitesine geçeceğiz. Romanın Tanzimat, Servetifünûn, Milli Edebiyat dönemlerinde roman türünün anlatıldığı devlet kitabında ve ders anlatım föyünde, gençleri “roman/ roman yazarı” üzerine düşündürecek bir metin yer almıyor ne yazık ki. Yine aylarca üzerine ders yapılabilecek dönemlerle ilgili birkaç sayfa kuru bilgiye ve birkaç yüz sayfa tutarındaki romanların birer ikişer sayfalık özetlerine (bu özetten kim ne anlayacaksa), mahkum bırakılan beş haftalık bir ünite…

Tatili fırsat bilip derslerde kullanabileceğim metinler ararken felsefe profesörü, yazar Nermi Uygur‘un Türk Dili dergisinde Temmuz 1964’te yayımlanan ve güncelliğini hiç yitirmeyecek bir yazıyla karşılaştım. Yazının İnternet ortamından yer almadığını görünce -imlasına dokunmadan- yayınlamaya karar verdim. Herkesin kendi payına istifade edebileceği ve derslerde de kullanılmaya elverişli bir metin. İyi okumalar dilerim.

ROMANSIZ YAŞIYAMAM

Kendimi bildim bileli roman düşmez elimden. Hastalık da, yorgunluk da, yalnızlık da çekilir yeter ki roman okuyabilesin. Şimdi yaka paça beni götürseler, yarıda kalacak diye romanlarım bir kez daha üzülürüm. Tuhaf ama gerçek: Birkaçını birden okurum. Bazen öyle olur ki, sabahleyin, bir süre, Don Kişot’un yanı sıra Toboso yollarında o belki de var olmıyan güzeller güzeli Dulcinea’nın izini kovalarım. Günlük görev  gündemini azıcık kolaylayınca da, Prens Mışkin’le oturup emekli Ivolgin’in gevezeliklerini dinlerim.

Neden bendeki bu romana bağlılık? Can sıkıntısını giderirmiş roman, zaman öldürmeye yarar, eğlendirir, oyalarmış. Her roman değil ama herkes adına bir şey söyleyemem. Romana gelinceye dek neler var eğlenmek isteyene. Söz gelişi, filim güldürücü değilse bile sinemaya giderim. Dinlenip eğlenmek için arada bir romana başvururum. Pick/wick Derneğinin yüce başkanı ve sayın üyeleriyle  yapılan bir kent aşırı gezintinin, bilenler bilir, tadına doyum olmaz doğrusu. Gene de ben romana salt eğlence göziyle bakmıyorum.

Diyelim ki düpedüz bir eğlence aracı değildir, hoşlanma, sanatça hoşlanma da mı sağlamaz roman? Gerçekten de her roman okuru (sözcüğü kullanmadan yapamıyacaksak)  sanatça denen bu hoşlanmadan payını alır. Romanına göre, okurun içinde bulunduğu duruma göre değişse de, en içten bir sevinme, yücelten bir hayranlık, saygıyla karışık bir sevgi… Eğlence dediğimiz seyirlerin, uğraşıların, oyunların pek kolay sağlayamayacağı şeyler bunlar. Ne var ki yalnızca hoşlanma değil beni romana bağlıyan. Orası öyle, hoşuma gitmedi mi roman, bırakıveririm. Ama hiçbir romanı da yalnızca devşireceğim tadı düşünerek elime almam.  Kendimi yokluyorum da şimdi, beni eskiden beri romana çeken şey sanatça hoşlanmaya indirgenemez diyorum. Aslında başka bir şey, bir dürtü (tam adlandıramıyorum), hoşlanmaya aldırışsız bir kendiliğindenlik beni romana iteliyen.

Ben bir romana başladım mı, daha ilk satırla, yaşamamın ta ortasından bir değişme, her şeyimi hızla kaplayan, dünyada uzanmadık hiçbir kıyı bucak komıyan bir değişme bitiverir. “Ishmael deyin bana…” Ben eski yerimde yokum artık. Yeni Bedford Limanı’ndayım. Açıldık bile. İşte Nuntucket. Sonra da okyanuslar, gemiler, tayfalar, kaptanlar, deniz canavarları, balinalar, ak balina… Her romanla yepyeni bir evrenin içinde duymalıyım soluğumu. Romana kaçıp sığınmayı sevenlerden biri olduğumu sanmıyorum ama. Herkesin dilindedir hani: Bütün tek tek sanatlar gibi bir kurtuluş ortamıdır roman. Ölümlülere şu yavan, bıktıran günlük yapıp etmelerden bir sıyrılma olanağıdır. İnsancıkları soylu görüntüler, avuntular, uyduruklar ortamına iletir. Mutsuzluğunu unutmak isteyenlere sağaltıcı bir hava değişimidir… Olmaz öyle şey.

Kim kaçabilir kendinden? Roman bir uyduruksa da insanı insan gerçeklerinden büsbütün ötelere aşırdığı söylenemez. Ben her okuduğum romanla asıl kendime yaklaştığıma inanıyorum. Her biri, çok yanlı gerçekliğimizi belli bir yandan açar bana. Neden söz ederse etsin bana beni, başkalarını, yaşamayı tanıtır. Romancılar, var oluşumun nedense benden gizli örtülerini bir bir kaldırır bana. Balzac, Eugenie Grandet’yi yazmasaydı gecem gündüzüm bencillerle geçtiği halde nerden bilecektim bencilliği? Kızıl ile Kara olmasaydı benim de öz gelişmemden haberim olmıyacaktı. Bin dokuz yüz seksen dört’ün bize tuttuğu aynaya bakmasaydım bu yaşamayla hepimizin nereye gittiğini nasıl kestirirdim ben? Gösta Berling’le kuzeyi dolaşmasaydım, en soğuk geçen kışları bile sevemez, bahar gelince de toprağın coşkusuna kapılamazdım ki. Robbe-Grillet “Bak” demeseydi, doğduğum günden beri alışıp kullana geldiğim binbir nesnenin kendince bir varlığı olduğunu belki hiç göremeyecektim. Gide, Camus, Faulkner, Steinbeck, Pasternak, Huxley, Woolf, Silone, Haçek, Musil… Ya saymadıklarım? Saysam da ne olacak zaten? Bilincimin boğumları gün ışığına mı çıkacak sanki?

“Yine sürçtü” diyenler varsa bana, sallantısızca söyleyebilirim, hep “bilgi”den, “bilinç”ten söz ettiğim içindir: “Bilgi edinmek istiyorsan bilim kitapları oku sen, romanı ne yapacaksın. Sanat fizik değildir. Savlı romandan yana mısın yoksa? Roman okuyorum deme öyleyse.” Oysa ne romana bilim görevi yüklemek aklımdan geçer, ne de savlı romanın sanat değerine inanırım ben. Ne var ki “bilgi”, “bilinç” sözcüklerini işe karıştırmadan da roman deyince ne anladığımı anlatamam.

Yaşamayı öğrenirim ben romanlardan. Din kurup yayanlar, felsefe önerenler, yasa koyanlar da yardımcımızdır çok kez yaşamada. Neler edinmeyiz ki onlardan yaşama tutumumuzu pekiştirir, yaşama üslûbumuza çekidüzen verirken. Gene de kalkıp bilimsel bilgiye özdeş saymıyoruz bütün bu kazançları. Bilgi olmasına bilgi ama düpedüz bilgi diyemeyiz bunlara. Romancıların sunduğu da öyle işte, bilgi ama yaşama bilgisi. Matematik, fizik çeşidinden bir şey değil. Özel, romana özgü bir bilgi tasarımı var gözümün önünde benim. “Bilgelik” deyin isterseniz buna. Öyle bir bilgelik ki bu, kim olursa olsun, yeter ki pay alabilsin, herkesin dünya görüşüne az çok önemli bir şeyler katar. Böylesine bir okuldur romanlar, ben de yaşamamı yoğururum orda, etkenliklerimin yönünü yöntemini çok kez romanlara borçluyum. En başarılı romancılar en yetkin öğretmenlerim.

Savlı romanları da, roman denecekse onlara, bunun için sevmiyorum işte. Ders verir gibi yazanlardan ne öğrenir ki insan, yaşamada kullanacak? “Bu budur” diye kestirip atan, “Böyle yap, şöyle yapma” diye buyuran, sözde romanını bir yaşama reçetesiymiş gibi sunan, sözde romanının yaşama savaşlarını güvenle güden bir harita olduğunu sanan ne katabilir ki bize? Hele bize bir savı benimsetmek için çırpınmıyorsa, kafasındaki ana düşünceyi savunmak amaciyle, birtakım kahramanlar, çözümlemeler, birtakım tasvirlerle canlandırıp belgelemeğe çalışıyorsa, iyiyi istemesine rağmen, çok kez bana bir şey söylemez romancı. Bir şey söylemesi için romancı olması gerekir çünkü.

Hangi roman, roman olarak iyidir? İyi bir romanın koşulları nelerdir? Romanı nasıl tanımlayabiliriz?  Buracıkta cevaplandıramayacağım sorular bunlar. Cevabı var mı yok mu bu soruların, orası da başka şey ya. Gene de bir şey apaçık bence: Çeşit çeşit roman var; düşçü, akılcı, gerçekçi, toplumcu, içe dönük; önemli olan zaten romanları çeşitlere göre birbirinden ayırmak değil. Önemli olan şu: Roman dediğin bana benden, kimliğimin kuruluşundan, çepeçevre yaşama olanaklarından haber vermeli. Bunu da ancak usta romanı, iyi roman, değerli roman, sanatçı kaleminden çıkmış bir yapıt becerebilir. Öğüttü, kandırmaydı, bilgiçlikti hiçbiri barınamaz sanatta. Ne denli gizlese de “Ben bütün yaşama sorunlarını çözdüm, yazdıklarımı okuyun, her şey yoluna girecektir.” diye böbürlenen romancılarla alışverişim yok benim. “Şimdi her şeyi anladım”, “buymuş demek” çeşidinden duygu rahatlığına erdiren roman olur mu hiç? Musiki her şeyi unutturabilir insana. Şiir dünyasızlaştırabilir gönlü. Romansa neden’lerle, nasıl’larla, belki’lerle baş başa bırakır bizi. Apaçık belirtilmemiş de olsa, sorulardır romanların örgüsünde en büyük yeri kaplıyan. Malte Laurids Brigge’nin Notları’nı okuduktan sonra öylesine artmıştır ki tedirginliğim.

Herkesin soruları kendine, kimse kimsenin yerine çözemez onları. Hepimiz sonsuz ayrıntılarıyla kendimize özgü durumların içindeyiz. Çözüm yollarımız ayrı ayrı durumlarımıza göre belirlenmelidir. Nasıl yaşayacağımızı her birimiz kendimiz bulmak zorundayız. İşte bu güç ama kaçınılmaz arayışta romancıların yardımını görmezsek ne olur sonumuz? Gerçi romancıların yaşama koşulları bizimkinden  başkadır çoğun. Romancıların dünyası bizimkinden bambaşka yaşantılarla örülmüş olabilir. Pantagruel’in başından geçenler, uzakta çağımızdan. Swann’ların çıtkırıldım çevresi zamanımıza uygun düşmüyor. Robinson Crusoe’nin ada yalnızlığı uygarca yaşama gerçekliğimize aykırı. Gulliver’in şaşırtıcı rastlantılar dolu gezileriyle, çağdaş gezilerle ne ilgisi var bunların? Gene de yaşamama etkiyor romancılar benim. Çünkü hiçbirinden kendi sorularıma kesin ve tek yönlü cevaplar beklemiyorum. Beklesem de boşuna. Ne romandan derlenebilecek vargıları olduğu gibi uygulama ne de benzetleme kurtarır beni. Romancının ortaya koyduğuna örnek çözüm diye sarılan, batar.

Uyarıp esinleyen bir anlatıdır roman benim için. Her romancım dilde yaşamayı kucaklayıpı yansıtmaya çalışır. Olanca girdi çıktısıyla dile çevirmek ister dünyayı; kendi dünyasını, kendi diline. İnsanoğluna belki de en özgü uğraşıdır bu. Öbür canlılardan en belirgin ayrılığımız, zaten dilsiz sürdüremediğimiz yaşamayı dilde yeniden kurmak değil mi? İşte böylesine bir çabanın verimi her roman. Dilin salt anlatı olduğu ortam. Ben özentisiz bezentisiz anlatıdan hoşlanırım, sen süslüsünden; ben kısa tümceleri severim, sen uzunları; ben anlatıda ayrıntıların dağınıklığını yitirmeyen aydınlık isterim, sen alacakaranlık; ben bölgeci değilim, sen bölgeci; ben “konu” aramam, sen ararsın. Ne çıkar bundan roman anlatısındaki sözcükler gereğince birbirini kovaladıktan sonra. Okumayıveririz birbirimizin okuduğunu. Gene de kimse vazgeçemez kendine bir şey söyleyen anlatılardan. Romancımız konuşurken kulak kesiliriz. Kimsenin aldırışsız kalamayacağı anlatılardır romanlar.

Öyle bir anlatı ki yaşamayı dilde serer gözümüzün önüne. Bize ne denli yabancı gelirse gelsin, ne denli ötelerden seslenirse seslensin, ne denli tek yönlü bir bakışın ürünü olursa olsun yine de insan dünyasından bir haber, insan varlığımızın bilincine bir ışık, yaşamamızın kaplamına ilişkin bir bildiri. Küşüme yer yok bence, bundan ötürü içime işler her biri. Neyi olursa olsun her şeyi algılayışım, genellikle anlayışım, etkenliğim romanlarla yoğrulup biçimlenir. Gözümde, elimde, gönlümde, kafamda okuduğum romanların izi var. Romanda anlatılanlar, doğrudan doğruya deney çevreme girmeseler bile, romandaki karşılaşmalar, durumlar, güçlükler, tutkular, davranışlar, yapıp etmeler insan yaşamasındaki daha nice ilişkiler, var oluşumun bilincini arttıran, evrendeki yönelişlerimi dediğim gibi uyarıp esinleyen bir deneme bence. Yaşayaşımda ağır basan kararlardan, özleyişlerden, bağlanışlardan hangisini kazırsanız kazıyın alttan hep, nedenini nasılını bilmesem de, romanlardan özümsediğim bir şeyler çıkar. İnsan oluşumun önemli dayanağı roman bence.

Tanıdığım tanımadığım nice okur-yazarı bir türlü anlayamıyorum doğrusu. Hiç roman okumuyor ki bu sayın baylar, bayanlar. Övünenler bile var bununla. Romanların başardığı görevi aşağısamanın ağırbaşlılık belirtisi olduğuna inanmışlar bir kez. İşi-gücü başından aşkındır çoğunun. Romana ayıracak zamanları yoktur. Ünlü okulları da bitirseler eksik kalmıştır bence yetişimleri. Pek mi aşırı davranıyorum bilmem, romansızlıktan ötürü, daha yaşamadan ölmüşler gibi geliyor bana.

Bir de gençlere roman okumayı yasak edenler var ki, acıyıp geçemeyiz böylelerine. Cezalandırmalı bu gibileri. Ne bileyim ben, kendileri okuyor da, sözüm ona eğitim kaygısıyla başkalarından esirgiyorlarsa roman okumayı, çekip almalı her birinin elinden romanı. Roman okumanın da sırası gelecekmiş. Okul çağındayken aklını başından alırmış insanın. Bunalım dönemlerinde hele, tehlikeliymiş roman… Bundan daha saçma bir şey olamaz. (Unutmadan söyleyeyim, yasakçılar yüzünden Altın Eşeği henüz okumadınızsa, okuyun.) Tam da bunalım dönemlerinde roman gerekli bize. Okulların en verimlisidir romanlar. Kurallar değil sezgiler, kesinlikler değil eğilimler, yasalar değil istemler kazanılır bu okulda. Herkes yorum özgürlüğünce yetişir romanlarıyla. Sizi bilmem ama ben romansız yaşayamam.

Uygur, N. (1964). Romansız Yaşıyamam, Türk Dili dergisi, 154, s.17-20.

Edebiyat Müfredata Sığar mı?

Edebiyat, malzemesi dil, kaynağı yaşantılar ve hayal gücü olan bir yaratıcılık, baş­ka bir deyişle bir sanat dalıdır.” Gürsel Aytaç

“Edebiyat, okuyana estetik bir tat vermek amacıyla yazılmış olan ya da böyle bir amacı bulunmasa bile, biçimsel özellikleriyle bu düzeye ulaşabilen bütün yazılı yapıtlardır.” Özdemir İnce

20. yy.a ait iki tanıma yer verdim yazımın girişinde. İkisi de edebiyatın farklı yönlerini vurguluyor. Her tanım, haliyle bir şeyleri kapsarken daha fazlasını dışarıda bırakıyor.

İngiliz akademisyen John Sutherland ise Edebiyatın Kısa Tarihi adlı eserinde edebiyatı “insan zihninin çevresindeki dünyayı ifade etme ve yorumlama yeteneğinin zirvesi” olarak tanımlar. Latince littera‘dan gelen literature sözcüğü ise “writing formed with letters” yani harflerden oluşan şeyler/ yazılı formlar anlamına gelmektedir. Bizde ise edebiyye’nin çoğul eki “-ât” almış şekli olan edebiyyât terimi, başta ilmü’l-edeb’in karşılığı olarak edebî ilimlerin tamamını ifade etmekteyse de 19. yy.da “duygu, düşünce ve hayallerin sözlü ve yazılı olarak güzel ve etkili bir şekilde anlatılması sanatı” olarak daha net bir çerçevede kullanılmaya başlanmıştır.  Fakat unutulmamalıdır ki bu dönemde edebiyata yüklenen özel görevlerin başında “terbiye-i efkâr ve tehzib-i ahlak (düşünceleri eğitmek ahlakı düzeltmek)” geliyordu.

Bugünse sanatın kimseye bir şeyler öğretme amacının olmadığını, sezdirerek kendine has bir alımlama sürecinde anlam kazandığını ifade ediyoruz derslerimizde. Yani sanat eserinin anlamı değil okunduğu, seyredildiği ve duyulduğu yerde kazandığı anlamlar vardır. Bu da onun başka özelliğidir.  Bu metinler “alıcı” durumundaki kişide tamamlanır. Metni, kendi kültür birikimimiz ve içinde bulunduğumuz ruh haline göre yorumlayıp  anlamlandırırız bir bakıma.

Hal böyleyken önümüze devlet tarafından konulan müfredata ve kitaplara baktığımızda, “sanat olarak edebiyat”ı öğrencilere tanıtmak ve sevdirmek yerine yalnızca sınavlar için ezberlenip unutulmaya mahkum olacak yüzlerce edebiyat tarihi malzemesinin yığıldığını görüyoruz. Örnek verecek olursak divan edebiyatında yer alan birçok nazım biçiminin ve onlarla ilgili terimlerin lise çağındaki öğrencilere ezberletilmesinin/ öğretilmesinin angaryadan başka bir şey olmadığını düşünüyorum. Buna benzer oldukça spesifik bilgilerin, edebiyat sevgisi kazanmış insanların üniversitede yahut daha ileride kendi merak ve istekleriyle öğrenebileceğine inanıyorum.

Lise edebiyat müfredatı için şöyle bir hayalim var. Düşünün ki  ilk 2 yıl, Türkçenin ve Türk edebiyatının tarihi gelişimine yer veriliyor. Metin türleri de -günümüzdeki kadar- detaya girilmeksizin ve kimseyi onlarca terimi ezberlemek zorunda bırakmadan ortaya konmuş. Son 2 yılda ise masal, hikaye, şiir, roman gibi türler yüzyıllara göre diğer ulusların edebi eserleriyle karşılaştırmalı biçimde işleniyor.  Mesela 19. yy.daki gelişmelerin, değişimlerin toplumları nasıl etkilediğini ve tüm bunların edebiyata ne şekilde yansıdığını eserler üzerinden konuşup tartışıyoruz. Edebiyatın sinemayla, sosyal medyayla, gelecekle ilişkisini ele alan üniteler, yine ürünler üzerinden öğrencilerin etkin biçimde katılımıyla işleniyor. Dil bilgisi çalışmaları yazım, noktalama kuralları ve anlatım bozukluğu gibi doğrudan günlük yaşamda karşılığı olan konular üzerinde yoğunlaşmış… Her öğrenci, seçtiği bir yazı türünde (şiir, roman, deneme, eleştiri…) 4 yıl boyunca ürettiği yazılardan oluşan kitap boyutunda bir dosya teslim ederek liseden mezun oluyor.

Böyle sürüp gidiyor hayallerim, öğrenciler “Gazelin “matla” ile “makta” bölümlerini ezberleyelim mi, sınavda çıkar mı?” diye sorarken. Çıkmaz, demek isterdim test kitaplarını, konu değerlendirme sınavlarını, TYT’yi unutmuş olarak…

Ezberleyin!

Ali Esen

Edebiyatın Kısa Tarihi

“Büyük edebiyat, bir şeyleri asla kolaylaştırmaz; zor sorulara kolay yanıtlar vermez. Bizi basit olmayan bir sürü şeyin beklediğini görmemize imkan tanır.” (s. 97)

 

İngiliz Akademisyen John Sutherland’in “Edebiyatın Kısa Tarihi” isimli eserini yaz tatilinde okumak için yanıma almıştım. Tahmin ettiğim gibi oldukça akıcı dili ve geniş içerik yelpazesi ile beklentimi boşa çıkarmadı. Bu araştırma kitabı, Alfa Yayınlarından Tufan Göbekçin’in çevirisiyle Nisan 2018’de ilk baskısını, Mayıs 2018’de ise ikinci baskısını yapmıştı bile.

 

“Edebiyat Nedir?” sorusuyla başlayan eser, tam kırk bölümden oluşuyor. Mitlerden, tragedyalardan tutun da basım, yayın ve telif hakkına; edebiyatta sansür meselesine,  edebiyat sinema ilişkisine değin birbirinden farklı ilgi çekici konu başlığına sahip. Bir kısmı yazar ve şairlerden bir kısmı da temalardan müteşekkil bölümler, e-kitapla matbu kitabın karşılaştırılmasıyla son buluyor.

Edebiyatın, tarihin eski devirlerinde, insanların dünyadan anlam çıkarmasının bir yolu olan mitler ve destanlar vasıtasıyla oluştuğunu aktaran yazar; tragedyanın hâlâ neden modasının geçmediğini şu sözlerle açıklamış:

“İnsanın bilgi dağarcığı çok genişlese de hayat ve insani koşul halen çok gizemlidir. Tragedya bu gizemle yüzleşir ve önemli soruları inceler:

Hayatın amacı ne? Bizi insan kılan şey ne?” (s. 42)

Kitaptan öğrendiğim çeşitli -kendi adıma- ilginç bilgi kırıntılarından biri de “kanon” sözcüğünün kökeniydi. Grekçe “Kanon” sözcüğünün dilimizde kullanılan “Kanun” ile aynı anlama geldiğini ve “kural, yasa” demek olduğunu zaten biliyorsunuzdur.  “Edebiyat Kanonu” ifadesindeki kanonun ise Roma Katolik Kilisesinin ‘okunması gereken eserler’ kataloğundan geldiğini belirtiyor yazar. Bu kataloğun zıttı ise “Index Librorum Prehibitorum” yani ‘okunması yasak olan eserler’ olarak isimlendiriyormuş.

canon

 

Bir başka bilgi kırıntısı ise fikri mülkiyet hukuku ile ilgili. İngiltere’de 1710’da parlamento, “Kraliçe Anne Yasası (The Statute of Anne)” adı verilen düzenlemeyi oluşturarak yazarların orijinal bir şey ürettiğini ve bunun bir değeri olduğu kabul etmiş.  Uluslar arası platformda 1883’te imzalanmış olan “Sınai Mülkiyetin Korunmasına Dair Paris Sözleşmesi’ni ise ABD, 1891’e kadar imzalamamış.

Yazar, her bölümde verdiği bilgiler kadar sorduğu sorularla da okuru edebiyat üzerine düşündürmeyi amaçlamış. “İnsan ömrünün sınırlı olduğu düşünüldüğünde okumaya değer olanları nasıl seçebiliriz?” sorusu, tutkulu okurların mutlaka kendine sorduğu sorulardandır. Yazarın kitabın son paragrafında, teknoloji çağında okur olmak ile ilgili görüşlerini paylaşarak yazımı tamamlayacağım.

Peki gelecekte yaşanabilecek en kötü şey ne olabilir? Okurların artık bilgiye dönüştüremedikleri aşırı miktarda enformasyon yığınına gömülmesi çok kötü olabilir. Ama kendi adıma umudumu koruyorum ve bunun için iyi nedenlerim var. İnsan zihninin harikulade yaratıcı ürünü edebiyat, yeni şartlara uyum sağlayarak hangi formlara bürünürse bürünsün sonsuza dek hayatımızın bir parçası olacak ve hayatlarımızı zenginleştirecek. (s. 372)