Fotoğraflarıyla Edebiyatçılarımız (1)

Mabeyni Hümayun baş kitabetine tayin buyrulan edibi muhterem Halit Ziya Beyefendi S.E. Halid Zia Bey
Halit Ziya Uşaklıgil
abdülhak hamid tarhan
Abdülhak Hamid Tarhan
FFT753026E1
Cenap Şahabettin
FFT743071001
Mehmet Rauf
recaizade m. ekrem (4)
Recaizade Mahmut Ekrem
Tevfik Fikret
Tevfik Fikret
Edip Hürriyetperver Namık Kemal Bey Kémal Bey Homme de lettre et grand patriote
Namık Kemal
FFT756067
Hüseyin Cahit Yalçın
Reklamlar

Edebiyat Ne İşe Yarar?

İngiliz Edebiyatı ve Karşılaştırmalı Edebiyat profesörü Rita Felski‘nin 2010’da Metis Yayınevi tarafından yayınlanan “Edebiyat Ne İşe Yarar?” kitabını alırken asıl amacım, eserin lise düzeyindeki öğrencilere faydası olabileceğini düşünmemdi. Kitabı okudukça ne kadar akademik bir dilinin olduğunu ve edebiyat teorilerine epeyce referans vererek metni oluşturduğunu fark ettim.  Kitap, “Giriş”,”Tanıma”, “Büyülenme”, “Bilgi”, “Şok” ve “Sonuç” olmak üzere dört bölümden oluşuyor. Eserin yirmi beş sayfalık “Giriş” bölümünde bile 24 esere atıf var. Gerisini siz düşünün. Bu sebeple kitaptaki yaklaşımları eksiksiz kavrayabilmek için atıf yapılan yazarları, eleştirmenleri ve sözü edilen edebiyat eserlerini bilmek gerekir.

20180614_174044

Yine de kitapta altını çizdiğim bazı bölümleri -bağlamlarından kopararak- aşağıda paylaşıyorum.

“Sanatı apolitik ya da amaçsız göstermek, Brecht’in de ünlü sözünde ileri sürdüğü gibi, statükoyla ittifak yapmak demektir.” s. 16

“İnsanın bir kitapta kendini bulması, tanıması ne anlama gelir?” s. 37

“Her okur, okuma esnasında kendi benliğini okur.  Yazarın elinden çıkan eser okurun, bu kitap olmasaydı, kendi başına belki de hiç kavrayamayacağı şeyi fark etmesini sağlamak için yazarın okura sunduğu bir çeşit optik araçtan ibarettir. Kitabın söylediği şeyin okur tarafından kendi benliğinde fark edilmesi kitabın doğruluğunun kanıtıdır.” (Proust) s. 40

“Okumak, bütünüyle yalnız olmadığımı, benim gibi düşünen ve hisseden başkalarının da olduğunu doğrulayarak, başka hiçbir yerde bulunamayacak bir teselli ve dinginlik sunabilir.” s. 48 

“Edebiyat eserlerine, öz-saygımızı destekledikleri için değil, tam da bizi -çoğu zaman affedicilikten uzak biçimde- kendi kusur ve kör noktalarımızla yerleşmeye zorladıkları için kıymet verebiliriz. Edebiyat metinleri bize yeni görme biçimleri, yüksek öz-kavrayış anları, Proust’un benliği okumak dediği şeyin farklı farklı şekillerini sunar.” s. 65

“Fakat insanı okumaya yönelten güdülerden biri de gündelik deneyimlere ve toplumsal hayatın şekline ilişkin daha derinlikli bir algı kazanma umududur. Edebiyatın dünyevi bilgiyle ilişkisi sadece negatif yahut muhalif bir nitelik taşımaz; edebiyatın, şeylerin nasıl olduğuna dair algımızı geliştirme, genişletme veya yeniden düzenleme gücü de vardır.” s. 106 

“Bugün şokun kendisi rutinleştiği için biz de şoka karşı bağışıklık kazanmış durumdayız; doymak bilmez bir yenilik ve sansasyon talebinin hükmündeki bir kültüre gırtlağına kadar batmış olan şiddetli bir değişim ve hummalı ritimler dünyasında yaşıyoruz.” s. 135

 

 

 

Başarılı Mutsuzluklarla Tescilli Karneler

Bir eğitim-öğretim yılının sonunda daha karneleri dağıtırken öğrencilerin mutsuzluklarına şahit olduk. Hem de düşük not alan öğrencilerden bahsetmiyorum. Teşekkür, takdir belgeleri almış; ortalamaları yüz üzerinden 80’leri geçmiş çocuklar. Apaçık görülüyor ilkokuldan itibaren notlarla kurulan ilişkilerin ve değer dünyalarının iflası. Herkeste aynı “boşluk” ve “arayış”ı barındıran bakışlar. Sonra ne olacak?

Aslında sorular hep aynı. Ben kimim? Bundan sonra ne yapacağım? Ben ne olacağım? Her gün okulla ve ödevlerle gasp edilen zaman dilimleriyle şimdi çaresizce baş başayken ne yapabilirim? Şimdiye kadar hiç boş vakti kalmadığı için tatilde ne yapacağını, vaktini nasıl ve neyle geçireceğini bilemeyen çocuklarımız…  Çünkü onlara hiç kendi kendileriyle kalmayı öğretemedik. Hiç “boş” kalmasınlar istedik. Birer aktivite canavarına dönüştürdük onları. “tek avuntum sıkıntımın insanlaşmasıdır” dediğince şairin, insanlaşan sıkıntının getireceklerini, güzelliklerini anlatmadık hiçbirine. Bundan ve daha nice sebepten ötürü öğretmenler ve veliler olarak biz suçluyuz elbet. “Sınırsız ve sınıfsız bir dünya” dinleyenlerimizin bile sınırlarının notlarla çizildiği sınıflarda otoritelerinin keyfini sürdüğünü görüyoruz.

blog

Dünyalarının somut gerçekliklerini bilmeye ve bunlara yanıt vermeye teşvik edilmek yerine, bilgi yığınını kaydedip tasnif etmeye mahkum edilen “bankacı” eğitim modelinin köleleri öğrenciler, başarılı mutsuzluklarla tescilli karnelerden fazlasına sahip olamıyorlar, olamazlar (bkz. Ezilenlerin Pedagojisi, Paulo Freire). Oysaki Ahmet Kutsi Tecer’in “Okul Dışı” şiirinde anlattığı okulu olmayan değerlerin ve güzelliklerin kaçını çocuklarımıza kazandırabiliyoruz diye durup düşünmeliyiz. Gökyüzündeki bir bulut parçasına, yolumuzun üstündeki ağacın birine tutkunluğun bilgisini aktaramadığımız öğrencilerimizi, derslerden aldıkları o çok yüksek notlar hiçbir zaman mutlu etmeyecek. Dünyayı değiştirecek aşkın, inancın, umudun yani karnelerde yazmayan nice şeyin ardından öğrencilerini de peşine takarak giden öğretmenlere ihtiyacımız var.

Puanların dünyasında “bilgeliği aramak” mümkün mü?

2017-2018 eğitim-öğretim yılının ilk dönemini geride bıraktık. İki haftadır öğrencilerin amansız bir puan ve ortalama hesabına, bunun neticesinde de takdir yahut teşekkür belgesi alıp alamayacaklarına dair telaşlı sayıklamalarına şahit oluyorum. Özellikle geride kalan bir dönemin muhasebesini yapmaya yönelik sorular sorma fırsatını bulduğum son hafta, aldığım cevapların hiçbirinde eğitimin amacına ve özüne yaraşır verilere rastlamadım. Öğrenciler edebiyatın, kimyanın, matematiğin yaşamlarına yaptığı katkıdan bahsedecekleri yerde, ailelerinin ve arkadaş çevrelerinin belirlediği puan kriterlerine göre mutluluk-mutsuzluk, başarı-başarısızlık hesaplarına giriştiler. En nihayetinde sınavları atlatmışlardı ve notlar da kesinleştiğine göre okulda fazladan bir saniye bile kalmak anlamsızdı.

Her dönem sonunda şahit olduğumuz bu manzara, içinden çıkılmaz bir kısırdöngünün faturası olarak önümüzde duruyor. Peki, Montaigne (1533-1592)’in 400 yılı aşkın bir süre önce “…kırbaç zoruyla bilim dolu bir çanta taşıtıyorlar onlara…” dediği yerde miyiz hâlâ? Epeydir çeşitli sosyal medya hesaplarında İsviçreli yazar Alain de Botton (d. 1969-)’un, Felsefenin Tesellisi adlı kitabında Montaigne’den yaptığı bir alıntıya rastlıyorum. Şöyle demiş deneme üstadı:

 “Eğitim sistemimizin saçmalığına geri gelmek isterim: Bu sistemin amacı bizi iyi ve bilge biri haline getirmek değil; bilgili bir insan yapmaktı. Bunu başardığını da söyleyebilirim. Okullarda bize erdemi aramayı ya da bilgeliği kucaklamayı değil ancak bu sözcüklerin türemiş hallerini ve köklerini öğrettiler… Hemen şu soruları soruyoruz, ‘Yunanca ya da Latince biliyor mu?’, ‘Şiir ya da düzyazı yazabilir mi?’ Ama asıl önemli soruyu sormak en son aklımıza geliyor: ‘Daha iyi bir insan, daha bilge biri oldu mu?’ Oysa kimin daha çok şeyden anladığını değil kimin daha iyi anladığını merak etmeliyiz. Biz yalnızca belleğimizi doldurmakla uğraşıyor, kavramayı, doğruyu yanlıştan ayırt etme becerisini kazanmayı o kadar da önemsemiyoruz.”

wisdom-book1

 Aradan geçen yüzyıllara rağmen eğitim sisteminin amacı, hâlâ öğrenciyi bilge biri haline getirmek değil. Velilerin beklentileri de çoğunlukla sosyal normlara ve eğitim sisteminin buyruklarına angaje olmuş durumda.  Peki, puanların dünyasında “bilgeliği aramak” mümkün mü? İçerisinde sürekli kendi mutsuzlarını ve başarısızlarını (!) üreten bu eğitim sisteminde değişim nereden başlamalı? Ben, bu tabloda var olanı değiştirmeye en yakın kişinin, geriye kalan tek sacayağı olan öğretmen olduğunu düşünüyorum. Bizler öğretmen olarak, Dr. Ken Robinson’un, “Yaratıcı Öğrenciler” kitabında “merak, yaratıcılık, eleştiri, iletişim, işbirliği, merhamet, dürüstlük, vatandaşlık” olarak sıraladığı sekiz yetkinliği, derslerimizde öğrencilere kazandırmanın yol ve yöntemlerini bularak işe başlamalıyız. Aksi takdirde, hiçbir yüksek puanın öğrenciyi hayata hazırlamadığına, üzüntü verici tecrübelerle toplum olarak tekrar tekrar şahit olacağız.

Ali Esen

 

“Bir elin sesi var” mı?

Malay dilinde “karşılıksız aşk” demek olduğunu Burgess’ın romanı sayesinde öğrendiğim “Bir elin sesi var.” sözü bize “Bir elin nesi var, iki elin sesi var.” atasözünü hatırlatıverir. Anlam ilgisi bulunmayan bu sözlerden biri, bize yardımlaşmanın önemini vurgularken diğeriyse eşlik beklentisinin aldatıcılığını ve insanın tek başınalığını anlatır.

Peki, eğitim üzerine yazılar paylaşmak için açtığım bu bloga neden bu adı seçtim? Fazla uzatmadan cevap vereyim. Eğitim, yalnızca ülkemizde yüz binlerce öğretmen, milyonlarca öğrenci ve velinin içerisinde yer aldığı dev bir organizasyon. Fakat sürekli değişimlere gebe olan bu karmaşık yapının içerisinde, her öğretmen kendini zaman zaman yalnız hissediyordur. Bu sözü duyar duymaz öğretmenlerin icra ettiği mesleğin hem “karşılıksız aşk” hem de bir nevi “tek elle ses çıkartmak” kadar hayalperest ve delice bir çaba ihtiva ettiğini düşündüm. Öğretmenlerin aldığı maaş veya içinde bulundukları camianın kalabalık oluşu kanımca bu yalnızlığı ve donkişotvari çabayı göz ardı etmemize asla neden olamaz, olmamalı.

Bu blog, meslek hayatımda elimden geldiğince “bir elin de sesi olabileceğini” cevaplardan çok, soruları çoğaltarak gösterebilmeyi umduğum bir mecra olacak.

Herkese merhaba!

6