Romansız Yaşıyamam (Nermi Uygur)

İkinci dönem 10. sınıflarda roman ünitesine geçeceğiz. Romanın Tanzimat, Servetifünûn, Milli Edebiyat dönemlerinde roman türünün anlatıldığı devlet kitabında ve ders anlatım föyünde, gençleri “roman/ roman yazarı” üzerine düşündürecek bir metin yer almıyor ne yazık ki. Yine aylarca üzerine ders yapılabilecek dönemlerle ilgili birkaç sayfa kuru bilgiye ve birkaç yüz sayfa tutarındaki romanların birer ikişer sayfalık özetlerine (bu özetten kim ne anlayacaksa), mahkum bırakılan beş haftalık bir ünite…

Tatili fırsat bilip derslerde kullanabileceğim metinler ararken felsefe profesörü, yazar Nermi Uygur‘un Türk Dili dergisinde Temmuz 1964’te yayımlanan ve güncelliğini hiç yitirmeyecek bir yazıyla karşılaştım. Yazının İnternet ortamından yer almadığını görünce -imlasına dokunmadan- yayınlamaya karar verdim. Herkesin kendi payına istifade edebileceği ve derslerde de kullanılmaya elverişli bir metin. İyi okumalar dilerim.

ROMANSIZ YAŞIYAMAM

Kendimi bildim bileli roman düşmez elimden. Hastalık da, yorgunluk da, yalnızlık da çekilir yeter ki roman okuyabilesin. Şimdi yaka paça beni götürseler, yarıda kalacak diye romanlarım bir kez daha üzülürüm. Tuhaf ama gerçek: Birkaçını birden okurum. Bazen öyle olur ki, sabahleyin, bir süre, Don Kişot’un yanı sıra Toboso yollarında o belki de var olmıyan güzeller güzeli Dulcinea’nın izini kovalarım. Günlük görev  gündemini azıcık kolaylayınca da, Prens Mışkin’le oturup emekli Ivolgin’in gevezeliklerini dinlerim.

Neden bendeki bu romana bağlılık? Can sıkıntısını giderirmiş roman, zaman öldürmeye yarar, eğlendirir, oyalarmış. Her roman değil ama herkes adına bir şey söyleyemem. Romana gelinceye dek neler var eğlenmek isteyene. Söz gelişi, filim güldürücü değilse bile sinemaya giderim. Dinlenip eğlenmek için arada bir romana başvururum. Pick/wick Derneğinin yüce başkanı ve sayın üyeleriyle  yapılan bir kent aşırı gezintinin, bilenler bilir, tadına doyum olmaz doğrusu. Gene de ben romana salt eğlence göziyle bakmıyorum.

Diyelim ki düpedüz bir eğlence aracı değildir, hoşlanma, sanatça hoşlanma da mı sağlamaz roman? Gerçekten de her roman okuru (sözcüğü kullanmadan yapamıyacaksak)  sanatça denen bu hoşlanmadan payını alır. Romanına göre, okurun içinde bulunduğu duruma göre değişse de, en içten bir sevinme, yücelten bir hayranlık, saygıyla karışık bir sevgi… Eğlence dediğimiz seyirlerin, uğraşıların, oyunların pek kolay sağlayamayacağı şeyler bunlar. Ne var ki yalnızca hoşlanma değil beni romana bağlıyan. Orası öyle, hoşuma gitmedi mi roman, bırakıveririm. Ama hiçbir romanı da yalnızca devşireceğim tadı düşünerek elime almam.  Kendimi yokluyorum da şimdi, beni eskiden beri romana çeken şey sanatça hoşlanmaya indirgenemez diyorum. Aslında başka bir şey, bir dürtü (tam adlandıramıyorum), hoşlanmaya aldırışsız bir kendiliğindenlik beni romana iteliyen.

Ben bir romana başladım mı, daha ilk satırla, yaşamamın ta ortasından bir değişme, her şeyimi hızla kaplayan, dünyada uzanmadık hiçbir kıyı bucak komıyan bir değişme bitiverir. “Ishmael deyin bana…” Ben eski yerimde yokum artık. Yeni Bedford Limanı’ndayım. Açıldık bile. İşte Nuntucket. Sonra da okyanuslar, gemiler, tayfalar, kaptanlar, deniz canavarları, balinalar, ak balina… Her romanla yepyeni bir evrenin içinde duymalıyım soluğumu. Romana kaçıp sığınmayı sevenlerden biri olduğumu sanmıyorum ama. Herkesin dilindedir hani: Bütün tek tek sanatlar gibi bir kurtuluş ortamıdır roman. Ölümlülere şu yavan, bıktıran günlük yapıp etmelerden bir sıyrılma olanağıdır. İnsancıkları soylu görüntüler, avuntular, uyduruklar ortamına iletir. Mutsuzluğunu unutmak isteyenlere sağaltıcı bir hava değişimidir… Olmaz öyle şey.

Kim kaçabilir kendinden? Roman bir uyduruksa da insanı insan gerçeklerinden büsbütün ötelere aşırdığı söylenemez. Ben her okuduğum romanla asıl kendime yaklaştığıma inanıyorum. Her biri, çok yanlı gerçekliğimizi belli bir yandan açar bana. Neden söz ederse etsin bana beni, başkalarını, yaşamayı tanıtır. Romancılar, var oluşumun nedense benden gizli örtülerini bir bir kaldırır bana. Balzac, Eugenie Grandet’yi yazmasaydı gecem gündüzüm bencillerle geçtiği halde nerden bilecektim bencilliği? Kızıl ile Kara olmasaydı benim de öz gelişmemden haberim olmıyacaktı. Bin dokuz yüz seksen dört’ün bize tuttuğu aynaya bakmasaydım bu yaşamayla hepimizin nereye gittiğini nasıl kestirirdim ben? Gösta Berling’le kuzeyi dolaşmasaydım, en soğuk geçen kışları bile sevemez, bahar gelince de toprağın coşkusuna kapılamazdım ki. Robbe-Grillet “Bak” demeseydi, doğduğum günden beri alışıp kullana geldiğim binbir nesnenin kendince bir varlığı olduğunu belki hiç göremeyecektim. Gide, Camus, Faulkner, Steinbeck, Pasternak, Huxley, Woolf, Silone, Haçek, Musil… Ya saymadıklarım? Saysam da ne olacak zaten? Bilincimin boğumları gün ışığına mı çıkacak sanki?

“Yine sürçtü” diyenler varsa bana, sallantısızca söyleyebilirim, hep “bilgi”den, “bilinç”ten söz ettiğim içindir: “Bilgi edinmek istiyorsan bilim kitapları oku sen, romanı ne yapacaksın. Sanat fizik değildir. Savlı romandan yana mısın yoksa? Roman okuyorum deme öyleyse.” Oysa ne romana bilim görevi yüklemek aklımdan geçer, ne de savlı romanın sanat değerine inanırım ben. Ne var ki “bilgi”, “bilinç” sözcüklerini işe karıştırmadan da roman deyince ne anladığımı anlatamam.

Yaşamayı öğrenirim ben romanlardan. Din kurup yayanlar, felsefe önerenler, yasa koyanlar da yardımcımızdır çok kez yaşamada. Neler edinmeyiz ki onlardan yaşama tutumumuzu pekiştirir, yaşama üslûbumuza çekidüzen verirken. Gene de kalkıp bilimsel bilgiye özdeş saymıyoruz bütün bu kazançları. Bilgi olmasına bilgi ama düpedüz bilgi diyemeyiz bunlara. Romancıların sunduğu da öyle işte, bilgi ama yaşama bilgisi. Matematik, fizik çeşidinden bir şey değil. Özel, romana özgü bir bilgi tasarımı var gözümün önünde benim. “Bilgelik” deyin isterseniz buna. Öyle bir bilgelik ki bu, kim olursa olsun, yeter ki pay alabilsin, herkesin dünya görüşüne az çok önemli bir şeyler katar. Böylesine bir okuldur romanlar, ben de yaşamamı yoğururum orda, etkenliklerimin yönünü yöntemini çok kez romanlara borçluyum. En başarılı romancılar en yetkin öğretmenlerim.

Savlı romanları da, roman denecekse onlara, bunun için sevmiyorum işte. Ders verir gibi yazanlardan ne öğrenir ki insan, yaşamada kullanacak? “Bu budur” diye kestirip atan, “Böyle yap, şöyle yapma” diye buyuran, sözde romanını bir yaşama reçetesiymiş gibi sunan, sözde romanının yaşama savaşlarını güvenle güden bir harita olduğunu sanan ne katabilir ki bize? Hele bize bir savı benimsetmek için çırpınmıyorsa, kafasındaki ana düşünceyi savunmak amaciyle, birtakım kahramanlar, çözümlemeler, birtakım tasvirlerle canlandırıp belgelemeğe çalışıyorsa, iyiyi istemesine rağmen, çok kez bana bir şey söylemez romancı. Bir şey söylemesi için romancı olması gerekir çünkü.

Hangi roman, roman olarak iyidir? İyi bir romanın koşulları nelerdir? Romanı nasıl tanımlayabiliriz?  Buracıkta cevaplandıramayacağım sorular bunlar. Cevabı var mı yok mu bu soruların, orası da başka şey ya. Gene de bir şey apaçık bence: Çeşit çeşit roman var; düşçü, akılcı, gerçekçi, toplumcu, içe dönük; önemli olan zaten romanları çeşitlere göre birbirinden ayırmak değil. Önemli olan şu: Roman dediğin bana benden, kimliğimin kuruluşundan, çepeçevre yaşama olanaklarından haber vermeli. Bunu da ancak usta romanı, iyi roman, değerli roman, sanatçı kaleminden çıkmış bir yapıt becerebilir. Öğüttü, kandırmaydı, bilgiçlikti hiçbiri barınamaz sanatta. Ne denli gizlese de “Ben bütün yaşama sorunlarını çözdüm, yazdıklarımı okuyun, her şey yoluna girecektir.” diye böbürlenen romancılarla alışverişim yok benim. “Şimdi her şeyi anladım”, “buymuş demek” çeşidinden duygu rahatlığına erdiren roman olur mu hiç? Musiki her şeyi unutturabilir insana. Şiir dünyasızlaştırabilir gönlü. Romansa neden’lerle, nasıl’larla, belki’lerle baş başa bırakır bizi. Apaçık belirtilmemiş de olsa, sorulardır romanların örgüsünde en büyük yeri kaplıyan. Malte Laurids Brigge’nin Notları’nı okuduktan sonra öylesine artmıştır ki tedirginliğim.

Herkesin soruları kendine, kimse kimsenin yerine çözemez onları. Hepimiz sonsuz ayrıntılarıyla kendimize özgü durumların içindeyiz. Çözüm yollarımız ayrı ayrı durumlarımıza göre belirlenmelidir. Nasıl yaşayacağımızı her birimiz kendimiz bulmak zorundayız. İşte bu güç ama kaçınılmaz arayışta romancıların yardımını görmezsek ne olur sonumuz? Gerçi romancıların yaşama koşulları bizimkinden  başkadır çoğun. Romancıların dünyası bizimkinden bambaşka yaşantılarla örülmüş olabilir. Pantagruel’in başından geçenler, uzakta çağımızdan. Swann’ların çıtkırıldım çevresi zamanımıza uygun düşmüyor. Robinson Crusoe’nin ada yalnızlığı uygarca yaşama gerçekliğimize aykırı. Gulliver’in şaşırtıcı rastlantılar dolu gezileriyle, çağdaş gezilerle ne ilgisi var bunların? Gene de yaşamama etkiyor romancılar benim. Çünkü hiçbirinden kendi sorularıma kesin ve tek yönlü cevaplar beklemiyorum. Beklesem de boşuna. Ne romandan derlenebilecek vargıları olduğu gibi uygulama ne de benzetleme kurtarır beni. Romancının ortaya koyduğuna örnek çözüm diye sarılan, batar.

Uyarıp esinleyen bir anlatıdır roman benim için. Her romancım dilde yaşamayı kucaklayıpı yansıtmaya çalışır. Olanca girdi çıktısıyla dile çevirmek ister dünyayı; kendi dünyasını, kendi diline. İnsanoğluna belki de en özgü uğraşıdır bu. Öbür canlılardan en belirgin ayrılığımız, zaten dilsiz sürdüremediğimiz yaşamayı dilde yeniden kurmak değil mi? İşte böylesine bir çabanın verimi her roman. Dilin salt anlatı olduğu ortam. Ben özentisiz bezentisiz anlatıdan hoşlanırım, sen süslüsünden; ben kısa tümceleri severim, sen uzunları; ben anlatıda ayrıntıların dağınıklığını yitirmeyen aydınlık isterim, sen alacakaranlık; ben bölgeci değilim, sen bölgeci; ben “konu” aramam, sen ararsın. Ne çıkar bundan roman anlatısındaki sözcükler gereğince birbirini kovaladıktan sonra. Okumayıveririz birbirimizin okuduğunu. Gene de kimse vazgeçemez kendine bir şey söyleyen anlatılardan. Romancımız konuşurken kulak kesiliriz. Kimsenin aldırışsız kalamayacağı anlatılardır romanlar.

Öyle bir anlatı ki yaşamayı dilde serer gözümüzün önüne. Bize ne denli yabancı gelirse gelsin, ne denli ötelerden seslenirse seslensin, ne denli tek yönlü bir bakışın ürünü olursa olsun yine de insan dünyasından bir haber, insan varlığımızın bilincine bir ışık, yaşamamızın kaplamına ilişkin bir bildiri. Küşüme yer yok bence, bundan ötürü içime işler her biri. Neyi olursa olsun her şeyi algılayışım, genellikle anlayışım, etkenliğim romanlarla yoğrulup biçimlenir. Gözümde, elimde, gönlümde, kafamda okuduğum romanların izi var. Romanda anlatılanlar, doğrudan doğruya deney çevreme girmeseler bile, romandaki karşılaşmalar, durumlar, güçlükler, tutkular, davranışlar, yapıp etmeler insan yaşamasındaki daha nice ilişkiler, var oluşumun bilincini arttıran, evrendeki yönelişlerimi dediğim gibi uyarıp esinleyen bir deneme bence. Yaşayaşımda ağır basan kararlardan, özleyişlerden, bağlanışlardan hangisini kazırsanız kazıyın alttan hep, nedenini nasılını bilmesem de, romanlardan özümsediğim bir şeyler çıkar. İnsan oluşumun önemli dayanağı roman bence.

Tanıdığım tanımadığım nice okur-yazarı bir türlü anlayamıyorum doğrusu. Hiç roman okumuyor ki bu sayın baylar, bayanlar. Övünenler bile var bununla. Romanların başardığı görevi aşağısamanın ağırbaşlılık belirtisi olduğuna inanmışlar bir kez. İşi-gücü başından aşkındır çoğunun. Romana ayıracak zamanları yoktur. Ünlü okulları da bitirseler eksik kalmıştır bence yetişimleri. Pek mi aşırı davranıyorum bilmem, romansızlıktan ötürü, daha yaşamadan ölmüşler gibi geliyor bana.

Bir de gençlere roman okumayı yasak edenler var ki, acıyıp geçemeyiz böylelerine. Cezalandırmalı bu gibileri. Ne bileyim ben, kendileri okuyor da, sözüm ona eğitim kaygısıyla başkalarından esirgiyorlarsa roman okumayı, çekip almalı her birinin elinden romanı. Roman okumanın da sırası gelecekmiş. Okul çağındayken aklını başından alırmış insanın. Bunalım dönemlerinde hele, tehlikeliymiş roman… Bundan daha saçma bir şey olamaz. (Unutmadan söyleyeyim, yasakçılar yüzünden Altın Eşeği henüz okumadınızsa, okuyun.) Tam da bunalım dönemlerinde roman gerekli bize. Okulların en verimlisidir romanlar. Kurallar değil sezgiler, kesinlikler değil eğilimler, yasalar değil istemler kazanılır bu okulda. Herkes yorum özgürlüğünce yetişir romanlarıyla. Sizi bilmem ama ben romansız yaşayamam.

Uygur, N. (1964). Romansız Yaşıyamam, Türk Dili dergisi, 154, s.17-20.

İlmeğin Kaçtığı Yer

Sabahattin Eyuboğlu’nun (1908-1973) “Eğitim Üstüne” başlıklı yazısını okurken ülkemizde asla değişmeyen şeyleri fırsat bilerek ceplerini doldurmaya bakan “Mega ve Doping Hafıza”cılar geldi aklıma. Cumhuriyet kurulalı beri eğitim-öğretim alanında türlü değişimler yaşandı fakat -köy enstitüleri hariç- bir türlü ezber sarmalından kurtulamadık. Ezbere mahkum bırakan bu müfredat ve ölçme değerlendirme yöntemleri, öğrencileri “bilgi hamalı” olmaya mahkum etti. Herkesin bildiği gibi bu durumun sonucundan beslenen koca bir sektör meydana geldi. Herkese, her derde deva eğitim setleri bir tıkla kapınızda! Oysa düşünmeyi öğrenme ve insanlaşma çabamız ne online kurslarla ne de e-sertifika programlarıyla gerçekleşebilir. Bu, bambaşka bir öğrenme biçimi ve pratiği gerektirir.

Elli yıldan fazla zaman geçmiş Eyuboğlu’nun yazısının üstünden. Montaigne’nin sözünün üstündense yüzlerce yıl. Biz yine bir şeyleri değiştirmeye çabalıyoruz şu günlerde ama ilmeğin kaçtığı yer hep aynı.

Lafı uzatmadan bahsettiğim yazının bir bölümü burada paylaşmakla yetineceğim.

köy enstitüleri üzerine

“Ezber bilmek, bilmek değildir.” Montaigne baba, Batı düşüncesinin baş kaynaklarından biri olan bu sözü söyleyeli dört yüz yıldan fazla zaman geçti. Ortaçağın eğitim, öğretim sistemine karşı bir isyan bayrağıydı bu söz. Kara kitapların yüzyıllarca  tekrarlanan kalıplaşmış bilgilerinin yenileşmesini, yaşayıp gelişmesini istiyordu Montaigne. İyi kafa dolu kafa değil,  işleyen bir kafaydı onun için. Eğitim ve öğretim bilgiç yetiştirmeyi bırakıp insan yetiştirmeye bakmalıydı. İnsansa artık ne Tanrı’nın ne kralın kuluydu: İnsan kendini ve dünyayı kavrayan, alın yazısını değiştirebilen, tek kelimeyle, düşünebilen insan demekti. Kitabın işi insanı belli bir düşüncenin kölesi, hamalı yapmak değil, tam tersine özgürce düşündürmek olmalıydı.

Ama şunu söyleyebiliriz ki, bugün dünyamıza ışık tutan Batı kültürünün büyük kafaları yalnız ezbercilikten kurtulmuş olanlarıdır. Montaigne’den bu yana Avrupa’nın yetiştirdiği yaratıcı bilim ve sanat adamlarını bir gözden geçirin: Hepsinin, her şeyden önce ezbercilikle savaştığını hemen görürsünüz. Doğu kültürü nasıl ezberciliğe gittiği ölçüde kısırlaştıysa, Batı kültürü ezbercilikten kurtulduğu ölçüde gelişmiştir diyebiliriz. Günümüzün Shaw, Russel, Sartre gibi düşünürleri ne ile savaşıyorlar hâlâ ve her şeyden önce? Ezbercilikle, bana sorarsanız. Hepsinin hiç şaşmadan insan ve toplum sorunlarına önem vermesi de bundan ötürüdür. Ezbercilikten kurtuldukça, insanlaşıyor ve insanlığın dertlerini benimsiyorlar. 

(…) Okullarda bilim alanında yapılan nedir? Her şeyden çok bilimin vardığı sonuçları öğretiyoruz.  Oysa gençleri metotlara alıştırmak daha iyi olmaz mı? Hemen uygulamaya geçersiniz, gençleri gözleme, denemeye, yeniden bulmaya çağırırsınız. Bakın nasıl can kulağıyla dinlerler o zaman sizi, nasıl anlarlar ne istediğinizi! Çünkü çocuk, arayıcı ve bulucudur, hep yeniliğin peşindedir.”  (Sabahattin Eyuboğlu, Köy Enstitüleri Üzerine, Nisan 1999, Cumhuriyet Gazetesi Yayınları)

Ali Esen

Edebiyat Müfredata Sığar mı?

Edebiyat, malzemesi dil, kaynağı yaşantılar ve hayal gücü olan bir yaratıcılık, baş­ka bir deyişle bir sanat dalıdır.” Gürsel Aytaç

“Edebiyat, okuyana estetik bir tat vermek amacıyla yazılmış olan ya da böyle bir amacı bulunmasa bile, biçimsel özellikleriyle bu düzeye ulaşabilen bütün yazılı yapıtlardır.” Özdemir İnce

20. yy.a ait iki tanıma yer verdim yazımın girişinde. İkisi de edebiyatın farklı yönlerini vurguluyor. Her tanım, haliyle bir şeyleri kapsarken daha fazlasını dışarıda bırakıyor.

İngiliz akademisyen John Sutherland ise Edebiyatın Kısa Tarihi adlı eserinde edebiyatı “insan zihninin çevresindeki dünyayı ifade etme ve yorumlama yeteneğinin zirvesi” olarak tanımlar. Latince littera‘dan gelen literature sözcüğü ise “writing formed with letters” yani harflerden oluşan şeyler/ yazılı formlar anlamına gelmektedir. Bizde ise edebiyye’nin çoğul eki “-ât” almış şekli olan edebiyyât terimi, başta ilmü’l-edeb’in karşılığı olarak edebî ilimlerin tamamını ifade etmekteyse de 19. yy.da “duygu, düşünce ve hayallerin sözlü ve yazılı olarak güzel ve etkili bir şekilde anlatılması sanatı” olarak daha net bir çerçevede kullanılmaya başlanmıştır.  Fakat unutulmamalıdır ki bu dönemde edebiyata yüklenen özel görevlerin başında “terbiye-i efkâr ve tehzib-i ahlak (düşünceleri eğitmek ahlakı düzeltmek)” geliyordu.

Bugünse sanatın kimseye bir şeyler öğretme amacının olmadığını, sezdirerek kendine has bir alımlama sürecinde anlam kazandığını ifade ediyoruz derslerimizde. Yani sanat eserinin anlamı değil okunduğu, seyredildiği ve duyulduğu yerde kazandığı anlamlar vardır. Bu da onun başka özelliğidir.  Bu metinler “alıcı” durumundaki kişide tamamlanır. Metni, kendi kültür birikimimiz ve içinde bulunduğumuz ruh haline göre yorumlayıp  anlamlandırırız bir bakıma.

Hal böyleyken önümüze devlet tarafından konulan müfredata ve kitaplara baktığımızda, “sanat olarak edebiyat”ı öğrencilere tanıtmak ve sevdirmek yerine yalnızca sınavlar için ezberlenip unutulmaya mahkum olacak yüzlerce edebiyat tarihi malzemesinin yığıldığını görüyoruz. Örnek verecek olursak divan edebiyatında yer alan birçok nazım biçiminin ve onlarla ilgili terimlerin lise çağındaki öğrencilere ezberletilmesinin/ öğretilmesinin angaryadan başka bir şey olmadığını düşünüyorum. Buna benzer oldukça spesifik bilgilerin, edebiyat sevgisi kazanmış insanların üniversitede yahut daha ileride kendi merak ve istekleriyle öğrenebileceğine inanıyorum.

Lise edebiyat müfredatı için şöyle bir hayalim var. Düşünün ki  ilk 2 yıl, Türkçenin ve Türk edebiyatının tarihi gelişimine yer veriliyor. Metin türleri de -günümüzdeki kadar- detaya girilmeksizin ve kimseyi onlarca terimi ezberlemek zorunda bırakmadan ortaya konmuş. Son 2 yılda ise masal, hikaye, şiir, roman gibi türler yüzyıllara göre diğer ulusların edebi eserleriyle karşılaştırmalı biçimde işleniyor.  Mesela 19. yy.daki gelişmelerin, değişimlerin toplumları nasıl etkilediğini ve tüm bunların edebiyata ne şekilde yansıdığını eserler üzerinden konuşup tartışıyoruz. Edebiyatın sinemayla, sosyal medyayla, gelecekle ilişkisini ele alan üniteler, yine ürünler üzerinden öğrencilerin etkin biçimde katılımıyla işleniyor. Dil bilgisi çalışmaları yazım, noktalama kuralları ve anlatım bozukluğu gibi doğrudan günlük yaşamda karşılığı olan konular üzerinde yoğunlaşmış… Her öğrenci, seçtiği bir yazı türünde (şiir, roman, deneme, eleştiri…) 4 yıl boyunca ürettiği yazılardan oluşan kitap boyutunda bir dosya teslim ederek liseden mezun oluyor.

Böyle sürüp gidiyor hayallerim, öğrenciler “Gazelin “matla” ile “makta” bölümlerini ezberleyelim mi, sınavda çıkar mı?” diye sorarken. Çıkmaz, demek isterdim test kitaplarını, konu değerlendirme sınavlarını, TYT’yi unutmuş olarak…

Ezberleyin!

Ali Esen

Edebiyatın Kısa Tarihi

“Büyük edebiyat, bir şeyleri asla kolaylaştırmaz; zor sorulara kolay yanıtlar vermez. Bizi basit olmayan bir sürü şeyin beklediğini görmemize imkan tanır.” (s. 97)

 

İngiliz Akademisyen John Sutherland’in “Edebiyatın Kısa Tarihi” isimli eserini yaz tatilinde okumak için yanıma almıştım. Tahmin ettiğim gibi oldukça akıcı dili ve geniş içerik yelpazesi ile beklentimi boşa çıkarmadı. Bu araştırma kitabı, Alfa Yayınlarından Tufan Göbekçin’in çevirisiyle Nisan 2018’de ilk baskısını, Mayıs 2018’de ise ikinci baskısını yapmıştı bile.

 

“Edebiyat Nedir?” sorusuyla başlayan eser, tam kırk bölümden oluşuyor. Mitlerden, tragedyalardan tutun da basım, yayın ve telif hakkına; edebiyatta sansür meselesine,  edebiyat sinema ilişkisine değin birbirinden farklı ilgi çekici konu başlığına sahip. Bir kısmı yazar ve şairlerden bir kısmı da temalardan müteşekkil bölümler, e-kitapla matbu kitabın karşılaştırılmasıyla son buluyor.

Edebiyatın, tarihin eski devirlerinde, insanların dünyadan anlam çıkarmasının bir yolu olan mitler ve destanlar vasıtasıyla oluştuğunu aktaran yazar; tragedyanın hâlâ neden modasının geçmediğini şu sözlerle açıklamış:

“İnsanın bilgi dağarcığı çok genişlese de hayat ve insani koşul halen çok gizemlidir. Tragedya bu gizemle yüzleşir ve önemli soruları inceler:

Hayatın amacı ne? Bizi insan kılan şey ne?” (s. 42)

Kitaptan öğrendiğim çeşitli -kendi adıma- ilginç bilgi kırıntılarından biri de “kanon” sözcüğünün kökeniydi. Grekçe “Kanon” sözcüğünün dilimizde kullanılan “Kanun” ile aynı anlama geldiğini ve “kural, yasa” demek olduğunu zaten biliyorsunuzdur.  “Edebiyat Kanonu” ifadesindeki kanonun ise Roma Katolik Kilisesinin ‘okunması gereken eserler’ kataloğundan geldiğini belirtiyor yazar. Bu kataloğun zıttı ise “Index Librorum Prehibitorum” yani ‘okunması yasak olan eserler’ olarak isimlendiriyormuş.

canon

 

Bir başka bilgi kırıntısı ise fikri mülkiyet hukuku ile ilgili. İngiltere’de 1710’da parlamento, “Kraliçe Anne Yasası (The Statute of Anne)” adı verilen düzenlemeyi oluşturarak yazarların orijinal bir şey ürettiğini ve bunun bir değeri olduğu kabul etmiş.  Uluslar arası platformda 1883’te imzalanmış olan “Sınai Mülkiyetin Korunmasına Dair Paris Sözleşmesi’ni ise ABD, 1891’e kadar imzalamamış.

Yazar, her bölümde verdiği bilgiler kadar sorduğu sorularla da okuru edebiyat üzerine düşündürmeyi amaçlamış. “İnsan ömrünün sınırlı olduğu düşünüldüğünde okumaya değer olanları nasıl seçebiliriz?” sorusu, tutkulu okurların mutlaka kendine sorduğu sorulardandır. Yazarın kitabın son paragrafında, teknoloji çağında okur olmak ile ilgili görüşlerini paylaşarak yazımı tamamlayacağım.

Peki gelecekte yaşanabilecek en kötü şey ne olabilir? Okurların artık bilgiye dönüştüremedikleri aşırı miktarda enformasyon yığınına gömülmesi çok kötü olabilir. Ama kendi adıma umudumu koruyorum ve bunun için iyi nedenlerim var. İnsan zihninin harikulade yaratıcı ürünü edebiyat, yeni şartlara uyum sağlayarak hangi formlara bürünürse bürünsün sonsuza dek hayatımızın bir parçası olacak ve hayatlarımızı zenginleştirecek. (s. 372)

 

Zorunlu Eğitime Hayır!

“Biz çocuklarımız adına herhangi bir hedef belirlemek istemiyoruz.”

“Okul, öğretmenin bağırdığı bir yerdir.”

Okulumuzdaki yüz sekiz öğretmenden yaklaşık yirmisinin dahil olduğu bir okuma grubumuz var. 2017-2018 eğitim-öğretim yılının ortasından başlayarak toplam dört kez buluştuk. Okuduğumuz kitaplar ise şunlar: Ian McEwan-Çocuk Yasası; Imre Kertesz-Kadersizlik;  J. M. Coetzee-Utanç; Catherine Baker-Zorunlu Eğitime Hayır!.

“Hayatı romanlardan okumak” şiarıyla yola çıktık ve son olarak tür değişikliğine gidip eğitim üzerine tartışabileceğimiz bir eser seçtik. Catherine Baker’ın 1985’te Fransa’da yayınlanan kitabı, çocuğunu örgün eğitime dahil etmeyen anarşist bir annenin iç dökümü. Kitabının başında kitabı kızına hitaben yazdığını ve amacının da yıllar sonra daha iyi anlaşılmak olduğunu ifade ediyor. Neticede büyük bir sorumluluk ve risk almış. Bu nedenle çocuğunun hayatını temelden değiştirecek bu kararın hesabını, o daha büyümeden vermeye çalışmış sanki.

zorunlu-egitime-hayir

Kitabın her bölümünde çeşitli eserlere yapılan atıflar, dipnotlarda belirtilmiş olsa da bütünlüklü bir bakış açısı görememek ve ortaya atılan eleştirilerin, sunulan tespitlerin argümansızlığı, çözüm önerilerinin olmayışı beklentimizi boşa çıkarmaya yetti. Oldukça sert ve yargılayıcı bir üslubu vardı. Biz yine de bir anarşistin gözünden kendimize, okuldaki var oluşumuza tekrar eleştirel bir gözle bakmış olduk ve eğitimin, öğretimin “zorunluluğunu” masaya yatırdık. Aslında kitap sohbetlerimizi değerli kılan şeylerin başında, herkesin kendi yaşamından sunduğu somut olay ve durumların beraberce yeniden değerlendirilmesi geliyor bence.

Kitabın son sayfalarında geçen “Kendimize başka bir yaşam kurmadan çocuklarımıza başka bir yaşam veremeyiz.” cümlesi hem ebeveynler için hem de öğretmenler için önemli bir meseleyi yineliyor. İnsanlar her alanda değişimi, başkasının/ başkalarının üzerinde gerçekleştirmeye çalışacakları yerde, kendi hayallerinin peşinden sonuna kadar gidebilse çevrelerine gerekli ilhamı/ katkıyı zaten vermiş olurlar diye düşünüyorum.

Bir sonraki kitabımız Philip Roth’un Sokaktaki Adam‘ı. Bu roman bizi nerelere götürecek bakalım.

 

Yaşamı Öğüten Umutlar ya da Sorgulanmamış Beklentilerin Peşinde Yitmek

“Ya sonra?” diye soruyordu Drogo.

“Sonra mı? Sonrası bu kadar.” diyordu Ortiz, boyun eğen bir gülümsemeyle.” (s.186)

İtalyan yazar Dino Buzzati’nin (1906-1972) Il Deserto dei Tartari yani Tatar Çölü romanı 1940 yılında yayınlanmış. Bu romanı sayesinde adı Kafka, Sartre, Camus gibi yazarlarla anılan Buzzati, hukuk eğitimi almasının ardından yaşamını gazetecilik yaparak sürdürmüş.

Dino Buzzati 1970 © Henri Cartier-Bresson-Magnum Photos
Dino Buzzati

Giovanni Drogo adındaki genç teğmenin Tatar Çölü sınırındaki Bastiani Kalesi’ne tayin edilmesiyle başlar roman. Beklentilerini ve hayallerini karşılamayan bu kaleden bir an önce ayrılmak istemesine rağmen teğmenin her geçen gün kaledeki kurulu düzeninin bir parçası olmasıyla devam eder. “Önünde öyle çok zaman vardı ki. Yaşamdaki tüm güzel şeyler onu bekliyor gibiydi. Aceleye ne gerek vardı?” (s.75) Oysaki gündeliğin ürettiği alışkanlıklar, zamanı baş döndürücü bir hızla yutup gitmektedir. Pelerin diktirmek için gittiği terzi Prosdocimo, geçici olarak orada olduğunu söylemesine rağmen tam 15 yıldır gitmeyi beklemektedir  ve onun gibi diğer askerler de aynı hastalıklı bekleyişin burgacındadır aslında. Bu uyarılarla çok erken karşılaşmasına rağmen gençliğin verdiği özgüven ve kudretle hepsine gülüp geçer Drogo. “Kalmaya en ufak bir niyetim yok.” 

Çağımız, bulundukları yerlerde kalmaya en ufak bir niyetleri olmayan Drogolarla dolu değil mi? Çevremizde kaç kişi yaşamı bulunduğu konumda ve yerde tamamlayacağını kabul ediyor ki? Herkesin biraz daha zamana, paraya ihtiyacı var yalnızca. Çalıştıkları kurumlarda statüsünün artmasını bekleyenler, para biriktirenler, emeklilik için gün sayanlar, ailesini ikna etmeye çalışanlar, ev taksitinin bitmesi için takvim eskitenler, yola çıkmak için yalnızca arabasının eksik olduğuna kendini inandırmışlar, imkânsız tayini bekleyenler… Kısacası her yıl bir şeylerin olmasını bekleyenler, yani bizler, o kadar çoğuz/ çoğunluğuz ki “zaman”, hepimizi “profesyonel bekleyiciler”e dönüştürüveriyor biz farkına bile varamadan.  İşte tam burada aklıma şu soru düştü: Bir insan, özgür olduğunu kendisine nasıl kanıtlayabilir?

tatar

Roman ilerledikçe Drogo’nun olup bitenler karşısında kendini sorgulayacağı yerde, kaleye adeta hapsolmuş askerlerin yaptığı gibi “kazanılmayı bekleyen zafer”e aracılık edecek bir hayali düşman ordusuna, yani Tatarların gelip kaleye saldıracağı fikrine inandığını görürüz. Kaledeki gözcülerin zaman zaman uzakta gördüklerini iddia ettikleri hareket eden karaltıların, olası düşmanların kaledeki askerler için hayati bir önemi vardır. Gün gelecek, kaleyi ele geçirmek isteyenlerle savaşılacak ve yıllarını bu kıpırtısız çölün yanı başındaki kalede geçiren askerler, şerefli bir zafer kazanmış olarak evlerine dönecektir. Oysa hangi zafer, boşuna beklemekle geçmiş bir ömrün diyeti olabilir ki?

Aradan on, on beş yıl geçmesine rağmen Drogo, hâlâ yaşamında önemli bir şeylerin olacağını beklemekte ve çevresindeki arkadaşlarına bakıp kendini avutmakla günlerini geçirmektedir. Fakat artık “umut etmek” bile yirmili yaşlarındaki kadar kolay olmayacaktır. Buzzati işte bizi burada varoluşumuzla acımasız bir biçimde yüzleştirirken sorgulanmamış beklentilerimizin aslında nasıl sessiz sedasız yıkımlara dönüşebileceğini de göstermektedir. Öyle ki gün gelir ve Drogo şehrine döndüğünde orada kendine ait hiçbir şey bulamaz. Yaşamın monoton ritmine esir olduğunu yine kendine itiraf edemese de Bastiani Kalesi’ne dönme kararı güçsüzleştiğinin ilk büyük göstergesi olacaktır.

Aylar, yıllar geçer. Drogo 54 yaşına geldiğinde bu sefer ciddi bir sağlık sorunuyla karşılaşır. Bu sorun da yanında bir “…umudu”nu beraberinde getirir. Burada romanın sonunu anlatmayacağım. “Beklemek cehennemdir.” diyor Shakespeare, günümüz insanının trajedisinin “beklemek” olduğunu 400 yıl önceden tahmin etmişçesine. Dino Buzzati, dünyanın 2. Dünya Savaşı’yla sarsıldığı günlerde yazdığı bu romanda ruhumuzu kelimeleriyle kıskıvrak yakalıyor ve beklemekle geçen hayatları yüzümüze bir ayna gibi tutarak sorgulanmış bir gelecek ümidi için “şimdi”yi ve “hemen”i önemsemeye zorluyor bizi.

“…sonuçta dünyada yapayalnızdı ve onu kendisinden başka sevecek kimse yoktu.”

Edebiyat Ne İşe Yarar?

İngiliz Edebiyatı ve Karşılaştırmalı Edebiyat profesörü Rita Felski‘nin 2010’da Metis Yayınevi tarafından yayınlanan “Edebiyat Ne İşe Yarar?” kitabını alırken asıl amacım, eserin lise düzeyindeki öğrencilere faydası olabileceğini düşünmemdi. Kitabı okudukça ne kadar akademik bir dilinin olduğunu ve edebiyat teorilerine epeyce referans vererek metni oluşturduğunu fark ettim.  Kitap, “Giriş”,”Tanıma”, “Büyülenme”, “Bilgi”, “Şok” ve “Sonuç” olmak üzere dört bölümden oluşuyor. Eserin yirmi beş sayfalık “Giriş” bölümünde bile 24 esere atıf var. Gerisini siz düşünün. Bu sebeple kitaptaki yaklaşımları eksiksiz kavrayabilmek için atıf yapılan yazarları, eleştirmenleri ve sözü edilen edebiyat eserlerini bilmek gerekir.

20180614_174044

Yine de kitapta altını çizdiğim bazı bölümleri -bağlamlarından kopararak- aşağıda paylaşıyorum.

“Sanatı apolitik ya da amaçsız göstermek, Brecht’in de ünlü sözünde ileri sürdüğü gibi, statükoyla ittifak yapmak demektir.” s. 16

“İnsanın bir kitapta kendini bulması, tanıması ne anlama gelir?” s. 37

“Her okur, okuma esnasında kendi benliğini okur.  Yazarın elinden çıkan eser okurun, bu kitap olmasaydı, kendi başına belki de hiç kavrayamayacağı şeyi fark etmesini sağlamak için yazarın okura sunduğu bir çeşit optik araçtan ibarettir. Kitabın söylediği şeyin okur tarafından kendi benliğinde fark edilmesi kitabın doğruluğunun kanıtıdır.” (Proust) s. 40

“Okumak, bütünüyle yalnız olmadığımı, benim gibi düşünen ve hisseden başkalarının da olduğunu doğrulayarak, başka hiçbir yerde bulunamayacak bir teselli ve dinginlik sunabilir.” s. 48 

“Edebiyat eserlerine, öz-saygımızı destekledikleri için değil, tam da bizi -çoğu zaman affedicilikten uzak biçimde- kendi kusur ve kör noktalarımızla yerleşmeye zorladıkları için kıymet verebiliriz. Edebiyat metinleri bize yeni görme biçimleri, yüksek öz-kavrayış anları, Proust’un benliği okumak dediği şeyin farklı farklı şekillerini sunar.” s. 65

“Fakat insanı okumaya yönelten güdülerden biri de gündelik deneyimlere ve toplumsal hayatın şekline ilişkin daha derinlikli bir algı kazanma umududur. Edebiyatın dünyevi bilgiyle ilişkisi sadece negatif yahut muhalif bir nitelik taşımaz; edebiyatın, şeylerin nasıl olduğuna dair algımızı geliştirme, genişletme veya yeniden düzenleme gücü de vardır.” s. 106 

“Bugün şokun kendisi rutinleştiği için biz de şoka karşı bağışıklık kazanmış durumdayız; doymak bilmez bir yenilik ve sansasyon talebinin hükmündeki bir kültüre gırtlağına kadar batmış olan şiddetli bir değişim ve hummalı ritimler dünyasında yaşıyoruz.” s. 135